Kumul'da bir cami; Ramazan Bayramı namazı sırasında, Temmuz 2016. © 2016 Yalkun Uluyol/Human Rights Watch
18 Mart 2026, HRW
Yalkun Uluyol - Çin Araştırmacısı
Bu Ramazan, gün boyu süren orucumu açmak için bir kase sıcak mercimek çorbası ve taze yapılmış Uygur lagmanı ile sofraya oturduğumda; binlerce kilometre uzaktaki bir hapishanede olan babamı, onun neler yiyemediğini ve yılın bu en sevdiği zamanı olduğunu bilip bilmediğini düşünmemeye çok çalışıyorum.
Bu Ramazan, babamla en son iftar yapmamın üzerinden on yıl geçtiğini simgeliyor. Aynı zamanda yetkililerin korkunç suçlar işlediği ana vatanım olan Çin’in kuzeybatısındaki Xinjiang (Doğu Türkistan) Uygur Özerk Bölgesi’ne yaptığım son ziyaretin üzerinden de on yıl geçti. Babam ve diğerleri için sesimi yükseltmeyi seçtim ve bu seçim bana memleketimdeki sevdiklerimle belki de sonsuza kadar sürecek bir kopukluğa mal oldu.
Muhafazakar bir Uygur ailesinde büyüdüğüm için oruç tutmaya küçük yaşta başladım. Okul yıllarımı çok net hatırlıyorum; öğretmenlerimden ve akranlarımdan oruç tuttuğumu, namaz kıldığımı ve dindar bir aileden geldiğimi saklamak için nasıl stratejiler geliştirmem gerekiyordu. Teneffüslerde bir dükkandan atıştırmalıklar alır, yiyecekmiş gibi yapar, sonra onları gizlice çöpe atardım.
Çin hükümetinin baskısı altında yaşamak, beni hayatta kalma becerilerini erkenden geliştirmeye zorladı. İki paralel hayat yaşamayı öğrendim: Biri göstermelik bir itaat, diğeri ise sessiz bir direniş.
Çin hükümeti, 2016 sonundan bu yana bölgede —insanlığa karşı suç teşkil eden— kitlesel keyfi gözaltılar, haksız hapis cezaları, kitlesel gözetleme ve zorla çalıştırma dahil olmak üzere korkunç insan hakları ihlalleri gerçekleştirdi. Haziran 2018'de en çok korktuğum şey başıma geldi: Babam Memet Yaqup ile iletişimim kesildi. Daha sonra, 15 yıldan müebbete kadar hapis yatan amcalarım, kuzenlerim ve diğer akrabalarımın yanı sıra; sırf kim olduğu için hapsedilen yüz binlerce Uygur’dan biri olarak 16 yıl hapis cezası aldığını öğrendim.
Hikayenin bu kısmı tipik ve yaygın olarak biliniyor.
Dünyanın görmediği şey ise, bu yıllar içinde hayatları altüst olan benim, annem, kız kardeşim ve eşim gibi diasporada yaşayan yüz binlerce Uygur'un başına gelenlerdir. Çin hükümetinin “Sert Darbe Kampanyası”nın en yoğun olduğu dönemde, memleketteki insanlar yurt dışındaki akrabalarıyla iletişime geçtikleri için gözaltına alındı; yetkililer Uygurların pasaportlarına el koydu ve bölgeden kaçmayı imkansız hale getirdi.
Yurt dışında yaşayan bizler, kaybolan aile üyelerimiz hakkında bilgi talep ettiğimizde, Çin polisi bizi tehdit etti ve korkuttu — bu eylemler artık “sınır ötesi baskı” (transnational repression) olarak tanımlanıyor. Bazıları, ailelerinin güvenliğiyle tehdit edilerek veya yıllar süren ayrılığın ardından onlarla yeniden bir araya gelme umuduyla, hükümet için propaganda yapmaya veya diaspora topluluğu hakkında bilgi toplamaya zorlandı.
Diasporadaki diğer Uygurlar gibi ben de babamın sessizliği günlerden aylara, aylardan yıllara uzanırken endişeli bir karanlıkta bekledim. Tutuklanmasından iki yıl sonra hâlâ hayatta olduğunu, iki yıl sonra ise hapse atıldığını öğrenebildim. Ceza haberini ileten kişi, onun hayatta kalmış olmasına şükretmem gerektiğini söyledi. "Çok insan kaybettik" dedi. Bugüne kadar, 58 yaşındaki babamın neden hapsedildiğine dair hiçbir fikrim yok ve sağlığı hakkında hiçbir şey bilmiyorum.
2020 yılında hayatımın aşkıyla —o da bir Uygur— babamın ve onun ailesinin rızasını alamadan evlendim. Kızımız Nurbanu 2021 yılında doğdu. Çin sosyal medya uygulaması Douyin'de, belki memleketteki birileri, eşimin ailesi görür ve sevincimizi paylaşır, sıkı gözetim nedeniyle bizimle iletişime geçmeye cesaret edemeseler bile hayatımızdaki bu önemli dönüm noktasını kutlarlar umuduyla onun bir fotoğrafını paylaştım. Bunun yerine polis, sadece bebeğimi tuttuğum o tek kare yüzünden birkaç kişiyi sorguladı. Benimle kimsenin iletişime geçip geçmediğini sordular.
Ayrıca Douyin hesabımı da yasakladılar.
Şimdi, Çin hükümetinin insan hakları ihlallerini belgeleyen bir araştırmacı olarak, .yoğun takip ve sindirme riski altındayım. Pekin'in sınır ötesi baskısı, babam bir gün serbest kalsa bile, büyüdüğüm hiç kimseyle güvenli bir şekilde konuşmamı engelleyebilir.
Kızım, Kasım 2023'te, henüz 2 yaşındayken tedavisi olmayan bir sağlık sorunu nedeniyle vefat etti. İstanbul'da yağmurlu bir günde, cenazesine giderken, eşim ve annemin arasında arabamın arka koltuğunda onun cansız bedenini tuttuğumda, bir değil iki kişinin yokluğunu hissettim. Babam muhtemelen bir torunu olduğunu hiç bilmedi ve onu asla tanıyamayacak. Hükümet onu Uygur olduğu için cezalandırdı; beni ise göstermelik itaati reddettiğim ve Pekin'i eleştirmeye cüret ettiğim için cezalandırdı.
Yine de inatla umutlu kalmaya devam ediyorum. Bir gün memleketimde, babamın yanında tekrar duracağım ve 2016'da en son Ramazan Bayramı namazına katıldığım —yetkililerin 2019'da yıktığı— caminin yerinde namaz kılacağım. Ona Nurbanu hakkında her şeyi ve onun tıpkı kendisine benzediğini anlatacağım.
Çünkü hayatta kalacağımıza inanıyorum. Hayatlarımızı, hatta camilerimizi yeniden inşa edeceğiz ve yeniden yeşereceğiz; çünkü hiçbir tiranlık sonsuza kadar sürmez.