Basın Özgürlüğü, Uygurlar ve Sorgusuzca Kabul Edilen Anlatılar

1 Mayıs 2026

Dr. Henryk Szadziewski - Uygur İnsan Hakları Projesi Araştırma Direktörü

Bu yılki "Dünya Basın Özgürlüğü Günü", bir dizi endişe verici verinin gölgesinde geldi. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) tarafından yayımlanan 2025 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi'nde Çin, 180 ülke arasında 178. sırada yer aldı. Çin'in uzun yıllardır bu denli düşük bir sırayı istikrarlı bir şekilde işgal etmesi, bu ülkede bağımsız habercilik koşullarının ne kadar ağır ve tehlikeli olduğunun somut bir kanıtıdır.

Doğu Türkistan (Uygur Bölgesi olarak da bilinir), Çin'in zaten kapalı olan devlet ortamı içindeki en uç noktayı teşkil etmektedir. Çin Yabancı Muhabirler Kulübü'nün (FCCC) bildirdiğine göre, 2024 yılında bölgeden haber yapmaya çalışan yabancı gazeteciler, sivil kıyafetli polislerin sürekli gözetimine maruz kalmış; görüşme yapılacak kişiler ise daha söze başlamadan düzenli tehdit ve baskılarla karşılaşmıştır. Doğu Türkistan'a giden muhabirlerin dörtte üçünden fazlası, çalışma süreçlerinde ciddi engellerle karşılaştıklarını ifade etmiştir.

Bölgeyi tamamen bir bilgi boşluğuna (kara deliğe) dönüştürmek için tasarlanan bu sistemin etkilerine sadece yabancı muhabirler maruz kalmıyor. Gazetecileri Koruma Komitesi'nin (CPJ) hapisteki gazeteciler veri tabanına göre Çin, en az 50 basın çalışanını hapsederek dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi olma unvanını koruyor. Daha acı verici olanı ise, Çin'de hapsedilen bu medya çalışanlarının neredeyse yarısının Uygur olmasıdır; oysa Uygurlar devletin toplam nüfusunun yüzde birini bile oluşturmamaktadır.

Uygur dilindeki medyayı yok etme hamlesi, sistematik ve uzun vadeli bir plan dahilinde yürütüldü. 2009 Ürümcü olaylarından sonra uygulanan on aylık internet kesintisi, Uygurlar tarafından yönetilen web sitelerinin yaklaşık yüzde 80'ini yok etti. Bu platformlar sadece siyasi ve ekonomik analizlere değil, aynı zamanda kültür, dil ve günlük yaşam meselelerine de adanmıştı. Bu mecraları kuran site yöneticilerinin hapsedilmesi, adeta bir "dijital kitap yakma" eyleminin tamamlanmasıydı. Yazılı basın sektörünün kaderi de bundan farklı olmadı. Günümüzde Uygur dilindeki yayınlar, esasen propaganda komiteleri tarafından denetlenen Çince içeriklerin tercüme edilip yayımlandığı bir araca dönüştü. Abdulweli Ayup ve Abdullah Kazancı'nın 2021 yılında yayımladığı bir rapor; Şincan Televizyonu, Şincan Gazetesi, Şincan Gençleri Dergisi ve Kaşgar Uygur Yayınevi gibi kurumlarda çalışan birçok personelin zulme uğradığını belgeleriyle ortaya koydu. 2026 yılında kabul edilen "Milli Birlik Yasası" ise bilgi paylaşımında Çinceyi yasal norm haline getirerek, Uygur dilinin sosyal yaşamdaki pratik değerini daha da zayıflattı.

Bu bilgi boşluğunu doldurmak için devlet aygıtı sahneye çıktı. Çin'in Xinhua Haber Ajansı, China Daily ve CGTN gibi resmi medya organları, Uygur bölgesi hakkında hem yurt içindeki platformlarda hem de Çin sınırları içerisinde yasak olan Facebook, X ve YouTube gibi sosyal mecralarda aralıksız propaganda yürütmektedir. Kendi vatandaşlarının özgür internete erişim hakkını gasp eden bir hükümet, dünyaya kendi istediği anlatıları ulaştırmak için aynı internet dünyasını büyük bir maharetle kullanmaktadır. Bunun yanı sıra, Çin devlet anlatıları, nüfuzlu haber kuruluşlarına verilen ücretli içerikler ve Çin'i desteklemeye hazır bir grup "etkileyici" (influencer) aracılığıyla daha fazla pazar bulmaktadır. Eleştirel gazeteciliği boğarken propagandayı teşvik etmeye dayalı bu otoriter taktik yeni olmasa da, bugünkü ölçeği ve sınır aşan etkisi hayret vericidir.

Burada en dikkat çeken ve sorumluluk duygusunu uyandırması gereken nokta, Çin'in bu bilgi stratejisinin bazı kesimlerde çok zayıf bir dirençle karşılaşmasıdır. Uygur bölgesinden gelen bağımsız ve sivil haberlerin kesildiği bir ortamda; aslında eleştirel sorular sorması beklenen iş dünyası, akademik kurumlar ve hükümetler arasında bir tür sessizlik ve ilgisizlik hakim oldu. Uluslararası otel zincirleri bölgedeki lüks yeni odaların reklamını yapıyor, üniversite yayınevleri "kapsamlı kültürel değişim" ziyaretleri düzenliyor, ticari heyetler ise faaliyetlerine devam ediyor. Soru sorulduğunda ise "izole etmektense iletişim kurmak daha iyidir", "devlet yetkilileri bölgedeki durum hakkında güvence verdi" veya "durum hüküm verilemeyecek kadar karmaşık" gibi eski bahaneleri tekrarlıyorlar.

Uygur gazetecilerin hapsedilmesi, yabancı muhabirlerin taciz edilmesi ve sürgündeki medyaya yönelik engeller, Çin propagandasına yol açarak gerçek eleştirel anlatıları muğlaklaştırıyor. Sonuç olarak, devletin kurguladığı hikâyenin kendiliğinden "fiili gerçekliğe" dönüştüğü bir boşluk oluştu. Bu durum, Uygur bölgesinin günlük gerçekliğini ortaya çıkarmak için uzaktan araştırma yöntemlerini kullanan gazeteci ve akademisyenlerin başarısızlığı değil; aksine Çin'deki ticari çıkarları ve devlet güçleriyle olan ilişkileri karmaşıklaştırmamak adına kurgulanmış bir gerçekliği sessizce kabul edenlerin "ilgisizlik başarısızlığıdır". Dünya Basın Özgürlüğü Günü'nde, Doğu Türkistan'daki bu bilgi boşluğundan kimin faydalandığı ve kimin hala ağır bedeller ödediği konusunda dürüst olmak hepimizin görevidir.

https://uhrp.org/insights/press-freedom-uyghurs-and-unquestioned-narratives/