Filistinliler ve Arakanlılar (ve Uygurlar): Kuala Lumpur’un İnsan Hakları Konusundaki Çifte Standartları

Yazar: Joseph Masilamany | Çeviren: Türkistan Times

Malezyalı aktivistler, ülkenin insani meselelere yönelik "seçici" tutumu olarak tanımladıkları yaklaşımı eleştiriyor. Orta Doğu'daki Müslümanlara verilen güçlü destek; Myanmar'daki ve Çin'deki ihlaller karşısındaki sessizlikle dengeleniyor. Hak ve özgürlük mücadelelerinde "ahlaki tutarlılık" çağrısı yapılıyor.

Kuala Lumpur (AsiaNews) - Malezya’nın Filistin’e verdiği sarsılmaz destek uzun süredir uluslararası kimliğinin temel taşlarından biri olmuştur. Ancak insan hakları örgütleri, Kuala Lumpur’un insani meselelerdeki "seçici" yaklaşımının ahlaki güvenilirliğini zedeleme riski taşıdığını savunuyor. Bugün Free Malaysia Today tarafından yayımlanan ve aktivist STK'lar Suaram ile Pusat Komas'a atıfta bulunan bir makale, uluslararası retorik ile ülke içindeki mülteci ve sığınmacılara yönelik muamele arasındaki uçuruma dair artan endişelere dikkat çekti.

Bu eleştiriler, Uluslararası Af Örgütü’nün (Amnesty International) Malezya'nın Filistin konusundaki sert duruşuna (kısmen sözde "Müslüman dayanışması" adına) vurgu yaparken, Myanmar’daki Arakanlıların (Rohingya) ve Çin’deki Uygurların maruz kaldığı ihlaller konusundaki mutlak sessizliğine dikkat çekmesinin ardından geldi. Tartışmanın merkezinde şu zor soru yatıyor: Neden bazı acı biçimleri ulusal dayanışmayı tetiklerken, diğer insani krizler sönük tepkiler alıyor veya siyasi olarak görmezden geliniyor?

Kimlik Siyaseti ve Jeopolitik Mülahazalar

Suaram’ın icra direktörü Azura Nasron, Malezya’daki toplumsal empatinin genellikle kimlik siyaseti, İslamlaşma ve jeopolitik mülahazalarla şekillendiğini savundu. Nasron, "Filistin ile dayanışma çok güçlü; çünkü ümmet anlatısına ve Müslümanlara yönelik baskı tarihine uyuyor; bu durum devlet ve dini kurumlar tarafından pekiştiriliyor," açıklamasında bulundu. Aktivist, Filistin’i desteklemenin diğer insani meselelere kıyasla daha az siyasi risk taşıdığını da sözlerine ekledi.

Nasron durumu şöyle açıklıyor: "Filistin ile dayanışma düşük maliyetle büyük faydalar sağlıyor; oysa Arakanlılar, Uygurlar ve göçmen işçiler gibi meseleler göç, sınır kontrolü ve emek konusundaki iç çelişkileri çıplak bir şekilde ortaya koyuyor." Bu meselelerin devleti iç eleştirilere yol açabilecek pozisyonlardan kaçınmaya ittiği uyarısında bulunuyor. Kuşkusuz, Filistin'i desteklemek nispeten mütevazı bir maliyetle önemli iç siyasi avantajlar sağlıyor. Buna karşılık Arakan krizi, Malezya’yı göç, gözaltı, emek sömürüsü ve sınır kontrolü ile ilgili daha rahatsız edici gerçeklerle yüzleştiriyor.

Mekânsal ve Sosyal Ayrım

Önemli bir ayrım da şudur: Filistinliler coğrafi olarak uzaktadır, bu da dayanışmanın büyük ölçüde sembolik ve diplomatik düzeyde işlemesine olanak tanır. Öte yandan Arakanlı mülteciler fiziksel olarak ülke sınırları içindedir. Onların topraklarındaki varlığı, kamuoyunda giderek artan bir şekilde güvenlik tehditleri, ekonomik yükler ve sosyal gerilimler diliyle çerçevelenmektedir.

Sonuç, bir tür "şefkat hiyerarşisi"dir. Bildirilene göre, aslen Myanmar'ın batısındaki Arakan eyaletinden olan Müslüman azınlığa mensup 2.000'den fazla mülteci, bazıları yıllardır olmak üzere hâlâ göç merkezlerinde tutulmaktadır. Pusat Komas direktörü Jerald Joseph, bu uzun süreli gözaltı sürecini derin bir endişe kaynağı ve Kuala Lumpur'un ezilen toplulukların savunucusu olarak pazarladığı uluslararası imajıyla tutarsız olarak nitelendirdi.

Jerald, "Bu tür uzun süreli gözaltılar, Malezya'da geçici koruma arayan mülteci ve sığınmacılara yönelik endişe verici bir muamele biçimidir," dedi. Bu durumun fiilen "İçişleri Bakanlığı ve Göç İdaresi yetkisi altında belirsiz süreli gözaltı" anlamına geldiğini ekledi. İnsan hakları örgütleri, mültecilerin zulümden kaçan hassas insanlar olarak değil, daha ziyade idari veya siyasi bir yük olarak görülmeye devam ettiğini savunuyor; bu yeni bir fenomen de değil.

Tarihsel Karşılaştırma ve Ekonomik Çıkarlar

Malezya, 1990'lardaki Balkan savaşları sırasında Bosnalı Müslüman mültecileri kabul etmiş ve bu hamle ulusal çapta bir İslami dayanışma eylemi olarak kutlanmıştı. Ancak Etiyopya’daki kıtlık gibi aynı dini veya siyasi yankıya sahip olmayan diğer insani krizler hiçbir zaman benzer bir toplumsal seferberliğe yol açmadı. Benzer şekilde, Çin’in Uygurlara yönelik muamelesine yönelik eleştiriler, Pekin ile olan ekonomik ve diplomatik bağların hassasiyetini yansıtacak şekilde temkinli kalmıştır.

Bu tür bir seçicilik, ülkenin insan hakları konusunda ilkeli bir lider olduğu iddiasını zayıflatıyor; zira bu ilkeler sadece siyasi olarak uygun olduğunda başvurulup, diplomatik olarak maliyetli veya içeride popüler olmadığında görmezden gelinemez. Suaram ve Pusat Komas'ın endişesi, Malezya’nın Filistin savunmasını azaltması değil, insani davalar için verilen mücadelede "ahlaki tutarlılığı" korumasıdır. Yurt dışındaki yerinden edilme, gözaltı ve adaletsizliği kınayan bir ülke, kendi sınırları içindeki mülteci ve sığınmacılara yönelik muameleyi de ele almalıdır.

Jerald, Malezya'nın uluslararası itibarını geri kazanmak istiyorsa hak temelli bir yaklaşım benimsemesi gerektiğini belirtti. Ayrıca, mülteciler için resmi bir yasal çerçeve oluşturmanın daha fazla sığınmacı çekeceği argümanını reddederek, "Sığınma talebi zaten başlı başına zor ve tehlikeli bir yolculuktur," dedi.

Sonuç olarak tarih, bu ulusun hassas meselelerde ve insan hakları konularında nasıl daha insani bir yaklaşım benimseyebildiğini göstermiştir. 1970'lerdeki Vietnamlı mülteci krizi sırasında Malezya, bugünkünden çok daha az kaynağa sahip olmasına rağmen savaş ve istikrarsızlıktan kaçan insanları kabul ederek önemli bir bölgesel rol oynamıştı. Bu miras, günümüzdeki göç merkezleri, uzun süreli gözaltılar ve mültecilere yönelik resmi bir yasal çerçevenin eksikliği ile tam bir tezat oluşturmaktadır. Eğer Kuala Lumpur uluslararası sahnede bir adalet sesi olarak itibarını korumak istiyorsa, insan hakları örgütleri "seçici dayanışmanın ötesine geçmesi ve daha tutarlı bir yerel insan hakları politikası benimsemesi" gerektiğini savunuyor. Aksi takdirde, ahlaki otoritesi bir ilke meselesinden ziyade bir siyaset meselesi olarak görülme riski taşıyacaktır.

 

Kaynak: PIME– AsiaNews