Avrupa Kimya Endüstrisi Krizi ve Doğu Türkistan’daki Zorla Çalıştırma: Tedarik Zincirindeki Etik ve Stratejik Zorluklar

Uygur Araştırmaları Enstitüsü

31 Ocak 2026

“The Chemical Engineer” dergisinin 29 Ocak 2026 tarihli sayısında yayımlanan “Avrupa’nın Kimya Krizi: Sincan, Tedarik Zincirleri ve İnsan Hakları” başlıklı makale; Çin’in sanayi politikaları ile Batı dünyasının ekonomik çıkarları arasında son dönemde uluslararası ticaret ve siyasetin odak noktası haline gelen keskin çelişkiyi aydınlatan önemli bir belgedir. Sam Baker tarafından kaleme alınan bu çalışma, Avrupa kimya endüstrisinin karşı karşıya kaldığı artan enerji maliyetleri ve küresel üretim fazlası gibi sorunları temel alarak, Doğu Türkistan’daki Zorla Çalıştırma meselesinin uluslararası tedarik zinciri üzerindeki derin etkilerini kapsamlı bir şekilde analiz etmektedir. Makalenin önemi, yalnızca tek bir sektörün ekonomik tablosunu çizmekle kalmayıp, Çin yönetiminin Uygurlara yönelik baskıcı politikalarının küresel ekonomik yapıya ne denli nüfuz ettiğini ve bunun Batı şirketleri için ne tür etik ve hukuki riskler doğurduğunu somut verilerle ortaya koymasıdır.

Kişisel Tanıklık ve Tarihsel Arka Plan: Sistematik Ayrımcılığın Kökleri

Raporun en çarpıcı yönlerinden biri, sadece kuru ekonomik verilere değil, aynı zamanda canlı insan tanıklıklarına dayanmasıdır. Yazar, şu an “Uygur Soykırımını Durdur” (Stop Uyghur Genocide) kampanyasının direktörlüğünü yürüten Rahime Mahmut Hanım’ın kişisel tecrübeleri aracılığıyla, Çin’in Doğu Türkistan’daki sanayileşme sürecinin en başından beri yerel halkı dışlama ve ayrımcılığa tabi tutma esasına dayandığını kanıtlarıyla sunmaktadır. Rapora göre, daha 1987’li yıllarda Uygur öğrencilerin meslek seçme hakları kısıtlanmış olup, Rahime Mahmut kendi isteği dışında petrokimya endüstrisi bölümüne sevk edilmiş ve Çinli öğrencilerden tecrit edilmiş bir ortamda eğitim görmeye zorlanmıştır. Bu durum, Çin eğitim sistemindeki ırksal ayrımcılığın 2017’deki kitlesel tutuklamalardan çok önce sistematik bir biçimde mevcut olduğunu göstermektedir.

Rahime Mahmut’un iş hayatındaki, özellikle de Maydağ’daki (Dushanzi) yeni etilen fabrikasındaki deneyimleri, bugünkü Zorla Çalıştırma sisteminin tarihsel köklerine ışık tutmaktadır. Makalede belirtildiğine göre, fabrika henüz resmi olarak faaliyete geçmeden önce Uygur işçi ve personel, ağaç dikme gibi son derece ağır fiziksel işlerde çalıştırılmıştır. Rahime Mahmut bu manzarayı “tıpkı bir Gulag kampı gibiydi” sözleriyle tarif etmektedir. Başlangıçta analiz laboratuvarında teknik bir görevde çalışmasına rağmen, doğum izni dönüşünde Çinli meslektaşlarına uygulanmayan düşük maaşlı bir “yeniden eğitim” kademesine düşürülerek açıkça ayrımcılığa uğramıştır. Bu detaylar, Çin’in bölgedeki sanayi hamlelerinin yerel halkın refahını değil, aksine onları ucuz iş gücü olarak sömürmeyi ve siyasi kontrol altında tutmayı amaçladığını gözler önüne sermektedir.

Yazar ayrıca, 1997’deki “Gulca Olayı” ve sonrasındaki kanlı bastırma operasyonlarına atıfta bulunarak, bölgedeki gerilimin sadece son birkaç yılın meselesi olmadığını hatırlatmaktadır. Rahime Mahmut’un “O dönemde insanların tek bir düşüncesi vardı: Buradan nasıl kurtulabiliriz?” şeklindeki ifadeleri, o devirdeki çaresizlik ve korkunun derinliğini yansıtmaktadır.

Hapishane-Sanayi Kompleksi ve Uluslararası Şirketlerin Dahliyeti

Makalenin en dikkat çekici noktalarından biri, Doğu Türkistan’daki kimya endüstrisi ile cezaevi sistemi arasındaki coğrafi ve yapısal bağı ifşa etmesidir. Avustralya Stratejik Politika Enstitüsü’nün (ASPI) araştırma sonuçlarına göre, Maydağ’daki etilen fabrikasının 2019’dan bu yana Uygurları hapsetmek için kullanılan yüksek güvenlikli bir cezaevinden sadece 8 kilometre uzaklıkta olduğu ortaya çıkmıştır. Bu coğrafi yakınlık, fabrika ile cezaevi arasında iş gücü transferi ihtimalini güçlendirmektedir.

Raporda ayrıca bölgedeki en büyük kimya şirketlerinden biri olan “Xinjiang Zhongtai”nin, ABD hükümeti tarafından “Uygur Zorla Çalıştırmayı Önleme Yasası” (UFLPA) kapsamında yaptırım listesine alındığı ayrıntılarıyla anlatılmaktadır. Sheffield Hallam Üniversitesi araştırmacıları, Zhongtai şirketinin Çin hükümeti destekli “iş gücü transferi” programlarının aktif bir yürütücüsü olduğunu ortaya koymuştur. Bu gerçek, Çin kimya endüstrisinin sadece ekonomik bir aktör değil, aynı zamanda yerel halkı kontrol etme ve asimile etme aracı haline geldiğini kanıtlamaktadır.

Ekonomik Etki: Avrupa Sanayisine Yönelik Tehdit ve Çevre Sorunu

Makalede ele alınan bir diğer kritik tema ise, Çin’in ucuz ve yoğun kimyasal ürünlerinin Avrupa pazarını adeta istila etmesidir. Oxford Economics’in araştırmasına göre, 2019’dan bu yana Avrupa’daki kimyasal üretimi belirgin şekilde azalırken, Çin’den gelen ithalat miktarı hızla artmıştır. Örneğin, Birleşik Krallık’ın Çin’den ithal ettiği amonyum sülfat miktarı son sekiz yıl içinde devasa bir artış göstermiştir.

Buradaki en büyük çelişki şudur: Avrupa ülkeleri çevreyi korumak adına yüksek maliyetli politikalar izlerken; Çin, Doğu Türkistan’daki kömür kaynaklarına dayanarak çevreyi ağır biçimde kirleten kömür-kimya sanayisi yoluyla ürettiği ucuz ürünleri dünya pazarına sunmaktadır. Bu durum “Yeşil Boyama” (Greenwashing) kavramının tersi bir tabloyu ortaya çıkarmaktadır: Avrupa kendi sınırlarındaki kirliliği azaltmış gibi görünse de, aslında tedarik zinciri yoluyla Çin’deki daha ağır kirliliği ve insan hakları ihlallerini dolaylı olarak finanse etmektedir.

Hukuki Boşluklar ve Kurumsal Sorumluluktaki Eksiklikler

Makalede, Batılı yasaların Zorla Çalıştırma ürünlerini engellemedeki yetersizliği derinlemesine sorgulanmaktadır. Avrupa Birliği Zorla Çalıştırma ürünlerini yasaklayan yasayı kabul etmiş olsa da, bu yasanın tam olarak yürürlüğe girmesi Aralık 2027’ye kadar ertelenmiştir. Rahime Mahmut’un da vurguladığı gibi, Batı yasaları çoğu zaman “ispat yükümlülüğünü” şirketlere değil, mağdurlara veya sivil toplum kuruluşlarına yüklemektedir.

BASF, INEOS ve AkzoNobel gibi tanınmış kimya devlerinin Doğu Türkistan ile olan bağlarına dair örnekler; Batılı şirketlerin kamuoyu baskısıyla yüzeysel değişiklikler yapsalar da, kar zincirini tamamen koparmaya henüz pek niyetli olmadıklarını göstermektedir. Birçok şirketin Doğu Türkistan’dan hammadde tedarik edip etmedikleri yönündeki soruları yanıtsız bırakması, sektördeki şeffaflığın ne denli düşük olduğunu kanıtlamaktadır.

Sonuç ve Değerlendirme: Ekonomik Çıkar ile Vicdan Arasındaki Seçim

Sam Baker’ın bu makalesi, Doğu Türkistan meselesinin sadece bir insan hakları sorunu değil, küresel ekonomik yapının içine işlemiş derin bir “kanser hücresi” olduğunu gözler önüne sermiştir. Raporun değeri; sanayi verileri ile siyasi gerçekliği başarıyla harmanlayarak okuyucuya “ucuz ürün”ün arkasındaki ağır insani bedeli tanıtmasında yatmaktadır.

Kısacası bu rapor; uluslararası toplumun ve özellikle kimya endüstrisinin, Doğu Türkistan’daki soykırıma karşı tutumunu gözden geçirmesi için kritik bir uyarı niteliğindedir. Makalenin sonunda yazarın ifade ettiği gibi: “Tedarik zincirinin temiz olmasını sağlamak sadece bir yönetmelik meselesi değil, ahlaki bir zorunluluktur.” Dünya bu sınavda ya ekonomik çıkarlar uğruna göz yummaya devam edecek ya da zor da olsa vicdani sorumluluğunu yerine getirerek insanlığa karşı işlenen bu suçun bir parçası olmaktan vazgeçecektir.

Kaynak Makale:

Baker, S. (2026, 29 Ocak). Europe’s Chemicals Crisis: Xinjiang, Supply Chains and Human RightsThe Chemical Engineer.