6 Mart 2026
Amerika Birleşik Devletleri Uluslararası Dini Özgürlükler Komisyonu, en son yıllık araştırma sonucu olan “2026 Uluslararası Dini Özgürlükler Raporu“nu Mart 2026’da başkent Washington’da resmi olarak yayımladı. Söz konusu yıllık rapor, küresel çaptaki dini özgürlük durumuna kapsamlı ve bilimsel bir değerlendirme sunmakla birlikte, özellikle Çin’in Doğu Türkistan’daki Uygurlar ve diğer Türki milletlere yönelik sistematik soykırım politikalarını derinlemesine ifşa etmesi bakımından uluslararası toplum için siyasi açıdan son derece yüksek bir referans kaynağı niteliğindedir. Bu raporun küresel önemi, yalnızca basit bir insan hakları sicili olmaktan öte, Amerika Birleşik Devletleri hükümeti, parlamentosu ve politika yapıcıları için diplomasi, ekonomi ve kolluk kuvvetleri alanlarında somut ve kararlı adımlar atılmasına doğrudan bilimsel ve hukuki bir zemin sağlamasıdır. Aynı zamanda bu kaynak, küresel krizlerin arttığı bir dönemde, Çin Komünist Partisi’nin dini inançları devletin varlığına yönelik tehlikeli bir tehdit olarak gören otoriter siyasi ideolojisini derinlemesine analiz etmiş ve Doğu Türkistan halkının maruz kaldığı zulmün ırksal ve kültürel yok etme boyutunu uluslararası arenada bir kez daha güçlü bir şekilde ortaya koymuştur.
Çin’in Sistematik Dini Zulüm Çerçevesi ve “Çinlileştirme” Stratejisi
Raporda öne sürülen noktalara göre, Çin devleti dünya çapında dini özgürlükleri en ağır, sistematik ve acımasız düzeyde ihlal eden otoriter rejimlerden biri olarak vurgulanmıştır. Çin hükümeti, dini inançları kontrol altına almak için yalnızca idari emirlerle yetinmeyip, son derece karmaşık ve ağ şeklinde bir kanun, yönetmelik ve politika sistemi inşa ederek tüm dini hayatı devlet mekanizmasının mutlak denetimi altına almıştır. Yasallaştırılmış bu devlet terörü aracılığıyla Çin Komünist Partisi, her türlü bağımsız dini faaliyeti kendi siyasi iktidarına yönelik doğrudan bir meydan okuma ve tehdit olarak görmekte ve bunu derhal ve acımasızca yok etmeye çalışmaktadır.
Raporda vurgulandığı üzere, Çin hükümetinin mevcut en tehlikeli ve yayılmacı politikası, zorlayıcı nitelikteki “dini Çinlileştirme” stratejisidir. Söz konusu “dini Çinlileştirme” politikası, esasında dini inançları Çin Komünist Partisi’nin otoriter siyasi ideolojisiyle harmanlamayı, böylece dinin manevi ve ahlaki özünü tamamen değiştirerek onu partiye sadık bir propaganda aracına dönüştürmeyi temel hedef edinmiştir. Bu stratejik politika sadece ideolojik dönüşümle sınırlı kalmayıp, etnik azınlıkların özgün dini geleneklerini kaba bir şekilde yasaklama, camileri ve diğer ibadethaneleri yıkma veya zorla Çin tarzında mimari değişikliğe uğratma gibi fiziksel yok etme eylemlerini de içermektedir.
Dikkat edilmesi gereken husus şudur ki; Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in 2025 yılında Doğu Türkistan ve Tibet’e yaptığı ziyaretler sırasında bu iki bölgedeki “dini Çinlileştirme” projesinin başarılarından özel olarak övgüyle bahsetmesi, bu soykırım politikasının doğrudan devletin en üst düzey liderinin iradesi ve talimatıyla yukarıdan aşağıya doğru uygulandığını açıkça kanıtlamaktadır. Buna ek olarak, Çin hükümeti internet ve yüksek teknoloji üzerindeki kontrolünü eşi görülmemiş bir düzeye çıkarmış olup, Eylül 2025’te yayımlanan yeni bir düzenleme ile dini şahsiyetlerin hükümet tarafından onaylanmamış herhangi bir web sitesi veya platformda, yani çevrimiçi olarak dini faaliyet yürütmesini kesinlikle yasaklamış ve dijital dünyadaki daracık ifade ve inanç alanını tamamen boğmuştur.
Doğu Türkistan’daki Zorunlu Asimilasyon ve Soykırım
Uluslararası nitelikteki bu siyasi analiz raporunda Doğu Türkistan’daki duruma çok temel ve merkezi bir yer verilmiş olup, Çin’in bu geniş bölgedeki acımasız eylemleri açıkça uluslararası hukuka aykırı, sistematik bir soykırım ve kültürel yok etme hareketi olarak değerlendirilmektedir. Raporda sunulan verilere ve somut kanıtlara bakıldığında, şu anda en az yarım milyon Uygur, Kazak, Kırgız ve diğer Türki halklar, Doğu Türkistan’daki toplama kamplarında ve çeşitli cezaevi tesislerinde tutulmaya devam etmekte ve ağır, insanlık dışı işkencelere maruz kalmaktadır. Her ne kadar Çin hükümeti uluslararası toplumun baskısı nedeniyle toplama kamplarını kapattığını veya dönüştürdüğünü iddia etmeye devam etse de, rapordaki somut kanıtlar, Çin’in devasa sayıdaki masum sivili hapishanelere yoğun bir şekilde transfer ederek zulmü yeni ve gizli bir aşamaya taşıdığını doğrulamaktadır. Bütün bir toplumu hapishaneye dönüştürmenin yanı sıra, Çin hükümeti devasa ölçekli zorla çalıştırma programlarını da sistematik bir şekilde uygulayarak, yerel Müslüman milletleri zorunlu köle işçiliğine tabi tutmak suretiyle onların fiziksel ve manevi iradelerini kırmayı amaçlamaktadır.
Raporda vurgulanan bir diğer nokta ise, Çinli yetkililerin küçük çocukları ailelerinden zorla ayırarak devletin sıkı denetimindeki yatılı okullara hapsettiği ve yeni nesli asimile etme hareketini daha da genişlettiğidir. Bir milletin demografik yapısını suni yollarla bozmak ve milyonlarca masum çocuğu kendi dilinden, inancından ve ebeveynlerinden koparmak, uluslararası hukuka göre soykırımın en ağır ve en acımasız biçimlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bu tür yapısal ve tam asimilasyon stratejisinin, Uygur halkının kadim kültürel ve inanç kimliğini yeryüzünden sonsuza dek silme girişimini içeren bir suç olduğu, söz konusu belgede bilimsel ve siyasi açıdan tam anlamıyla ortaya konulmuş belirgin bir gerçektir.
Günlük Dini Yaşamın Suç Sayılması ve Devlet Terörü
Doğu Türkistan’da bireylerin günlük, aile içindeki en basit dini faaliyetleri bile Çin Komünist Partisi hükümeti tarafından devlet güvenliğine yönelik ağır bir suç ve düşmanca bir eylem olarak görülmekte ve olağanüstü ağır siyasi bahanelerle cezalandırılmaktadır. Raporda incelenen verilere göre, Ocak 2025’te bağımsız medya organları tarafından ortaya çıkarılan son derece vahim bir davada, Uygur Müslüman bir kadın olan Seylihan Rozi, sırf kendi çocuklarına ve bir komşusuna günlük namazlarda okunan birkaç Kur’an ayetini öğrettiği için yargılanmış ve 17 yıl ağır hapis cezasına çarptırılmıştır. Bir annenin kendi çocuğuna aile içinde günlük geleneksel ibadet bilgilerini öğretmesi gibi en temel insani hakkın 17 yıl hapisle cezalandırılması, Çin’in terörle mücadele kisvesi altında yürüttüğü propagandanın aslında İslam dininin kendisine ve Müslümanların varlığına karşı ilan edilmiş açık bir savaş olduğunu derinlemesine izah etmektedir. Seylihan Rozi’nin bu trajik davası, Çin devletinin siyasi ve hukuki sisteminin adaleti sağlamayı değil, açıkça düşmanlığı temel alan; vatandaşların inanç ve gönül dünyasını da silah zoruyla kontrol etmeye çalışan korkunç bir baskı aygıtına dönüştüğünün canlı bir örneğidir.
Öte yandan, Çin’in Uygur halkının geleneksel dini bayramlarına ve aylarına yönelik kısıtlamaları insan aklının almayacağı derecede anormal boyutlara ulaşmış olup, özellikle kutsal Ramazan ayındaki siyasi zulüm ve kontrol trajik zirvesine ulaşmış ve sistemleşmiştir.
Rapordaki tipik verilere göre, Mart 2025’te Çinli yetkililer Doğu Türkistan’daki Uygur Müslümanları arasında Ramazan ayında sıkı denetimler yürütmüş ve onlardan oruç tutmadıklarını kanıtlayan video delilleri (videolu kanıtlar) hazırlayıp zorunlu olarak teslim etmelerini resmi olarak emretmiştir. Otoriter bir hükümetin kendi vatandaşlarından dini ibadetlerini terk ettiklerine ve kendi inançlarına ihanet ettiklerine dair videolu kanıt talep etmesi, dünya siyasi tarihinde eşi benzeri görülmemiş derecede aşırı bir psikolojik şiddet suçu sayılmaktadır. Bu tür korkunç bir cendere, bireyin vicdanını kırıp onların milli ve dini gururlarını yerle bir etmeyi ve devlet aygıtı karşısında kayıtsız şartsız teslim olmuş, kimliğinden koparılmış robotlar yaratmayı amaçlayan siyasi gayenin son derece karanlık bir parçasıdır.
Ulusötesi Baskı, Uluslararası Sızma ve Dezenformasyon Faaliyetleri
Çin Komünist Partisi’nin sistematik baskı stratejisi yalnızca Çin sınırları içiyle sınırlı kalmayıp, güçlü ekonomik ve siyasi nüfuzuna dayanarak uluslararası hukuka açıkça meydan okuyan, örgütlü bir ulusötesi baskı hareketine dönüşmüştür. Raporda belirtildiğine göre, Çin hükümeti yüksek teknoloji ve uluslararası uzantıları aracılığıyla yurtdışında, yani özgür dünyada ve sürgünde yaşayan Uygurlar ile Tibetliler gibi dini ve etnik azınlıkları sistematik olarak gözetleme, taciz etme ve tehdit yoluyla susturmaya çalışmaktadır. Şubat 2025’te meydana gelen bir olay, Çin’in uluslararası sızmasının en belirgin ve acımasız örneği olup; Tayland hükümeti, ağır cezalara ve işkenceye maruz kalacaklarını açıkça bilmesine rağmen uluslararası insan hakları hukukunu hiçe sayarak 40 Uygur’u zorla Çin’e iade etmiştir. Bu kanlı zorunlu iade trajedisi, Çin’in Güneydoğu Asya ülkeleri üzerindeki güçlü diplomatik ve ekonomik baskısının insan hakları prensiplerinin üstüne çıktığını ve Uygurların uluslararası toplumda bile en temel yaşam güvencesinden mahrum bırakıldığını göstermektedir.
Çin hükümeti ayrıca, demokratik ülkelerdeki diaspora toplulukları içine gizli casusluk ağları kurma ve akrabaları üzerinden psikolojik tehditler savurma yöntemlerini de uluslararası çapta geniş ölçekte kullanmaktadır. Örneğin, Şubat 2025’te İsviçre hükümeti, Çin devlet güvenlik ve istihbarat kurumlarının Uygurları ve Tibetlileri sürekli gözetlediğini ve onları kendi toplumları içinde, kardeşleri aleyhine casusluk yapmaya zorladığını açıkça dile getirmiştir. Aynı zamanda, Mayıs 2025’te Türkiye makamları, kendi topraklarında sürgündeki Uygurları gizlice takip eden bir Çin casusluk ağını ortaya çıkarmış ve kararlı bir önlemle çökertmiştir. Bu olaylar, Çin devlet aygıtının diğer egemen devletlerin yasalarına yönelik ağır ve sistematik bir provokasyonudur. Bunun dışında Çin, uluslararası alanda kendi soykırım suçlarını örtbas etmek amacıyla devasa devlet fonlarına ve yandaş medya organlarına dayanarak internette yalan haber yayma ve dezenformasyon faaliyetlerini geniş çapta yürüterek Doğu Türkistan gerçeklerini çarpıtmaya yeltenmiştir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Siyasi Tepkisi, Hukuki Önlemleri ve Uluslararası Toplumun Tutumu
Amerika Birleşik Devletleri hükümeti, Çin’in bu acımasız ve aşırı insan hakları ihlallerine karşı koymak, bilhassa Doğu Türkistan halkını korumak için adım adım siyasi, hukuki ve ekonomik yaptırım tedbirleri uygulayagelmiştir. Siyasi ve diplomatik tedbirler açısından, Mart 2025’te ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Tayland’daki Uygurların Çin’e iade edilmesi olayına sert bir tepki göstererek, Uygurlar gibi dini azınlıkların zorla iade edilmesine katılan veya suç ortağı olan uluslararası yetkililere yönelik yeni ve katı bir vize kısıtlaması politikasını resmen duyurmuştur. Bu tarihi politika, yalnızca Çinli yetkilileri cezalandırmakla kalmayıp, Çin’in ulusötesi baskı eylemlerine ayak uyduran herhangi bir üçüncü ülke ortaklarını da yasal yaptırım kapsamına almasıyla, özellikle güçlü bir uluslararası uyarı ve caydırıcılık rolüne sahip siyasi bir önlemdir.
Ekonomik ve idari yaptırımlar açısından, ABD İç Güvenlik Bakanlığı, Ağustos 2025’te “Uygur Zorla Çalıştırmayı Önleme Yasası”nın daha sıkı bir şekilde uygulanması bağlamında incelenecek ve acilen dikkat edilecek yeni yüksek riskli kilit sektörleri açıklayarak, Çin’in köle işçiliği yoluyla uluslararası pazardan acımasızca kar elde etme yollarını daha da daraltmıştır. ABD’nin yasama organı olan Temsilciler Meclisi de bu konuda özel bir oylama gerçekleştirmiş ve Eylül 2025’te her iki parti üyelerinin ortak desteğiyle “2025 Uygur Politikası Yasası”nı (H.R. 2635) onaylamıştır; bu yasa tasarısı, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Uygur meselesini dış politikanın en önemli gündemine almasını yasal açıdan zorunlu kılmaktadır. Uluslararası toplum ve Birleşmiş Milletler bünyesindeki insan hakları mekanizmaları da Çin’in bu otoriter eylemlerine daha yakından dikkat etmeye başlamış olup; Şubat ve Temmuz 2025 aylarında Birleşmiş Milletler uzmanları, Çin tarafından tutuklanan dünyaca ünlü Uygur aydını İlham Tohti’nin davası gibi önemli insan hakları vakalarının durumunun Çin tarafından açıklığa kavuşturulmasını acilen talep etmişlerdir.
Sonuç
Genel olarak ifade etmek gerekirse, Amerika Birleşik Devletleri Uluslararası Dini Özgürlükler Komisyonu tarafından yayımlanan bu 2026 yıllık raporu, Çin hükümetinin Doğu Türkistan’da yürütmekte olduğu korkunç soykırım ve kültürel yok etme hareketini dünya kamuoyuna bir kez daha, daha derinlemesine ve inkar edilemez siyasi kanıtlarla göstermiştir. Çin’in devlet destekli bu zulüm ve yok etme aygıtının yalnızca Doğu Türkistan halkı için değil, aynı zamanda küresel insan hakları değerleri ve demokratik sistemler için de en doğrudan ve gerçek bir tehdit haline geldiği, bu belgeyle bir kez daha bilimsel olarak tescillenmiştir. ABD öncülüğündeki demokratik özgür ülkeler ve uluslararası toplumun, Çin’in insanlığa karşı işlediği bu terörist eylemlere karşı yalnızca diplomatik açıklamalar ve yazılı eleştirilerle yetinmeyip, mutlak surette siyasi, ekonomik ve hukuki açıdan kenetlenerek en güçlü somut tedbirleri alması ertelenemez tarihi bir misyondur. Yalnızca uluslararası toplumun daha sert, birleşik ve sistematik müdahalesi ve yaptırımları sayesinde Doğu Türkistan’daki milyonlarca masum Uygur ve diğer Türki halkların onuru, dili, inanç özgürlüğü ve yaşama hakkı gerçek anlamda kurtarılabilir; hakeza dünyanın adalet ve hukuk düzeni ancak bu şekilde korunabilir.
Kaynak:
USCIRF (2026). 2026 Annual Report of the U.S. Commission on International Religious Freedom. Washington, DC: U.S. Commission on International Religious Freedom.