Çin'in 2026 "Etnik Birliği ve İlerlemeyi Teşvik Kanunu" ve Bunun Uygur Gibi Etnik Gruplarin Kaderi Üzerindeki Etkisi

Turkistan Times, 13 Mart 2026 – İstanbul: Çin hükümeti, Mart 2026'da Pekin'de düzenlenen Ulusal Halk Kongresi toplantısında "Milli Birlik ve Kalkınmayı Teşvik Kanunu"nu resmen onaylayarak yürürlüğe koydu [1]. Bu kanun terimsel olarak "birlik" ve "kalkınma" gibi kavramlarla süslenmiş olsa da, gerçekte Çin'in on yıllardır sürdürdüğü çok uluslu devlet modelinden tamamen vazgeçerek, zorunlu asimilasyonu devletin temel yasal mecburiyetine dönüştürdüğünün açık bir göstergesidir [2]. Uluslararası gözlemcilerin ve insan hakları örgütlerinin uyardığı gibi, bu yeni kanun Uygur, Tibet ve Mongol gibi sömürgeleştirilmiş milletleri bir millet olarak yok etme ve tek bir millet gövdesi içinde eritme planının en üst düzey yasal yansımasıdır [3].

Bu kanunun temel ideolojik temeli, Şi Cinping döneminde ortaya çıkan "İkinci Nesil Etnik Politika"ya dayanmaktadır. Önceki politikalarda azınlık milletlerin özgünlüğü belirli ölçüde tanınmış ve kağıt üzerinde de olsa özerklik hakları verilmişken, şimdiki hedef tüm milletleri milli farklarından sıyırıp sadece tek bir "Zhonghua Milleti" (Çin Ulusu) kimliğine zorla alıştırmaktır [4]. Çin hükümeti artık milli kimliği kültürel bir zenginlik olarak değil, devletin birliğine tehdit oluşturan bir unsur olarak görmekte ve bu asimilasyon faaliyetlerini milli bölgelerdeki tüm alanlara yaymış durumdadır [5].

Yeni kanunun en tehlikeli tarafı, siyasi sloganları her bir vatandaşın kayıtsız şartsız uyması gereken devletsel bir yasal zorunluluğa dönüştürmüş olmasıdır. Kanunun 6. maddesinde "Zhonghua Milleti Ortak Gövdesi Bilinci"nin milli birliğin temeli olduğu ve devlet kimliğinin her türlü şahsi milli kimlikten mutlak surette üstün olduğu hükme bağlanmıştır [6]. Bu yasal çerçeve altında, Uygurların kendi kültürlerini, tarihlerini veya milli gururlarını koruma yolundaki her türlü ifadesi doğrudan devletin birliğine karşı bir isyan ve bölücülük suçu olarak kabul edilecek ve cezalandırılacaktır.

Bu asimilasyon kanununun eğitim ve dil alanındaki düzenlemeleri, azınlık milletlerin ana dillerine ölümcül bir darbe vurmaktadır. Kanunun 15. maddesine göre, Putonghua (Çince) eğitim ve sosyal hayattaki tek temel ve zorunlu dil olarak belirlenmiş, her türlü kurum veya şahsın Çince öğrenilmesini ve kullanılmasını engellemesi yasaklanmıştır [7]. Bununla birlikte, önceki devlet anayasasında verilen "milletler kendi dil ve yazılarını kullanma ve geliştirme özgürlüğüne sahiptir" vaadi fiilen iptal edilmiş ve çift dilli eğitim adı altındaki sahte maske de yırtılıp atılmıştır [8].

Uygurlar için bu dil politikasının gerçeklikteki uygulaması oldukça acımasızdır. Anaokulundan itibaren tüm dersler tamamen Çince işlendiği için, Uygur çocukları kendi ana dillerinde düşünme, öğrenme ve kültürel mirasçı olma fırsatından kalıcı olarak mahrum bırakılmaktadır [9]. Yıllardır süregelen sadece Çin okullarında eğitim sistemi (Minkaohan modeli) artık tüm yeni nesle zorla dayatılarak, onların kendi kültüründen yabancılaşmış, dilinden kopmuş ve sadece Çin merkezli tarihi bilen, Çinlileştirilmiş bir nesil olarak yetişmesi garanti altına alınmaktadır [10].

Milli bölgelerin sosyal yapısını değiştirmek, yeni kanunun bir diğer önemli stratejisidir. Kanunun 22. ve 23. maddelerinde açıkça "karşılıklı iç içe geçmiş" (mutually embedded) toplum ortamı ve yerleşim bölgeleri inşa edilmesi ortaya konulmuştur [11]. Çin hükümeti bu maddeyi bahane ederek, milletlerin toplu halde yaşadığı bölgeleri ayırıp parçalamak, Çin kültüründeki sembolleri yerel mahallelere zorla sokmak suretiyle Uygur toplumunun saflığını ve mahalle kültürünü temelden yok etmeye çalışmaktadır [12].

Bu tür sosyal ve nüfus mühendisliği (Social Engineering) aslında sistematik asimilasyonun çekirdeğidir. Devletin amacı, Uygurları "istihdama yönlendirme" bahanesiyle iç Çin eyaletlerine dağıtarak yerleştirmek, aynı zamanda büyük sayıdaki Çinli göçmenleri ayrıcalıklı politikalarla Uygur bölgesine yerleştirmektir [13]. Sonuç olarak, Uygurlar kendi ana vatanlarında ana nüfus olma konumlarını kaybetmekle kalmayıp, yavaş yavaş çoğunluk Çinliler denizinde eritilerek yok edilecektir.

Söz konusu kanun, dini inanç alanında da açıkça devlet kontrolü kurmaktadır. Kanunun 46. maddesinde tüm dini kurumların, dini okulların ve faaliyet yerlerinin mutlaka "Zhonghua Milleti Ortak Gövdesi Bilinci"ni tebliğ etmesi gerektiği, ayrıca Çin'deki dinlerin "Çinlileştirilmesi" (Sinicization) yönünde ısrar ederek sosyalist topluma uyumlu hale getirilmesi şart koşulmuştur [14]. Bu madde aracılığıyla, din sadece Çin Komünist Partisi'ne sadakat bildiren siyasi bir araca dönüştürülmüş olup, saf dini inanç yasaların dışına itilmiştir [15].

Uygur gibi Müslüman milletler için bu politikanın, camilerin kubbe ve minarelerini yıkarak Çin tarzına dönüştürmekten, oruç tutmak ve namaz kılmak gibi en temel dini faaliyetleri suç saymaya kadar varan korkunç baskılarda görüldüğü herkesçe malumdur [16]. Yeni kanun bu tür yıkıcı faaliyetlere yasal zemin sağlamakta olup, İslam dinini Çin'in milli örf ve adetleri kalıbına sokarak Uygurların dini kimliğini kökten silmeyi amaçlamaktadır [17].

Devlet güvenliği ile milli kimliğin ilişkilendirilmesi, bu kanunun bir diğer en önemli özelliğidir. Yeni kanunun 52. maddesinde devlet güvenliğini koruma adına milli alandaki "risklerin" tespit edilmesi, değerlendirilmesi ve bertaraf edilmesi mekanizmasının güçlendirileceği belirtilmiştir [18]. Bu durum, aslında milli kimliği korumayı talep eden her türlü sesi doğrudan "bölücülük", "radikallik" ve devlet güvenliğine tehdit olarak görmeye yasal yol açmakta ve toplama kamplarına ve hapishanelere atmayı "yasal devlet güvenliğini koruma faaliyeti" olarak uluslararası kamuoyuna sunmaktadır [19].

Bu kanun ayrıca yüksek teknolojik izleme sisteminin güçlenmesini teşvik etmektedir. Kanunun 31. maddesinde internet operatörleri ve teknoloji şirketlerinin "milli birliği bozan" bilgileri temizleme mecburiyeti getirilmiştir [20]. Bu sayede devletin genetik (DNA) veri toplaması, yüz tanıma kameraları ve yapay zeka (AI) teknolojisini kapsamlı bir şekilde kullanarak Uygurların her hareketini izleme sistemi daha sert bir şekilde uygulanacaktır [21]. Sıradan vatandaşların internette kendi kültürleri hakkında yazdığı bilgiler bile siyasi suç delili haline gelme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Daha da endişe verici olanı, bu kanunun etkisinin sadece Çin sınırları içinde kalmayıp, yurt dışındaki Uygur muhaceretine de ağır tehditler getirmesidir. Kanunun 10. maddesinde, yurt dışındaki güçlerin Çin'in milli, dini ve insan hakları politikalarına yönelik sözde "karalama" ve "baskı yapma" eylemlerine karşı konulacağı ve milli politikalara uluslararası müdahalenin reddedileceği açıkça ifade edilmiştir [22]. Bu madde, yurt dışındaki Uygur insan hakları örgütlerinin ve aktivistlerinin raporlarını ve uluslararası protestolarını "tehdit" olarak belirlemek için kullanılacaktır.

Yurt dışındaki Uygurlara yönelik en doğrudan ve açık tehdit, söz konusu kanunun 63. maddesinde yansıtılmış olup, burada "Çin Halk Cumhuriyeti sınırları dışındaki örgüt ve şahısların devletin milli birliğini bozan, milli bölücülük yaratan eylemleri hakkında yasal sorumluluk takibi yapılacaktır" diye açıkça belirtilmiştir [23]. Bu madde aracılığıyla Çin devleti, kendi "Sınır Ötesi Baskı" (Transnational Repression) politikasını tamamen yasallaştırarak, dünyanın neresinde olursa olsun kendi politikasını eleştiren Uygurları cezalandırma hakkını kendisine vermiş ve bunu yasal bir silaha dönüştürmüştür [24].

Bu kanun tasarısının uygulanması, yurt dışındaki Uygurların yaşam ve ifade özgürlüğüne ağır psikolojik ve gerçek baskılar getirecektir. Çin hükümeti bu kanunu temel alarak, muhaceretteki Uygurların vatanındaki akrabalarını rehin alma, WeChat gibi ağ vasıtalarıyla onları tehdit ederek susturma ve uluslararası toplumda zorlanmış videolu yalan itiraflar yayma eylemlerini daha da artıracaktır [25]. Bu, özgür dünyadaki Uygur seslerini küresel ölçekte boğmayı amaçlayan sistematik bir art niyettir.

Sonuç olarak, Çin’in 2026 "Milli Birlik ve Kalkınmayı Teşvik Kanunu" asla bir barış ve hak eşitliği kanunu değildir; aksine Uygurlar gibi sömürge altındaki milletleri dilleri, dinleri, sosyal yapıları ve milli bilinçleri ile birlikte yok etmek için hazırlanmış sistematik bir soykırım ve zorunlu asimilasyon kılavuzudur [26]. Bu kanun sadece Çin sınırları içindeki milletlerin varlığını tehdit etmekle kalmayıp, sınır ötesi baskı maddeleri aracılığıyla tüm dünyadaki Uygurların can güvenliği ve insani haklarına da ağır tehlike oluşturmakta olup, uluslararası toplumun acil dikkatini çekmelidir.