Çin’in Yeni İmaj Projesi: Doğu Türkistan’daki Zulmü Aklama Çabaları

Uygur Araştırma Enstitüsü

Son yıllarda, Çin hükümetinin Doğu Türkistan’da yürüttüğü politikalar uluslararası toplumun, özellikle de insan hakları örgütlerinin ve akademik camianın yoğun dikkatini çekmektedir. Bu bilimsel makalenin temel amacı, Çin’in Doğu Türkistan’da yürüttüğü siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel baskı faaliyetlerini uluslararası hukuk ve insan hakları standartları temelinde sistematik, derinlemesine ve çok katmanlı bir şekilde analiz etmektir. Bu analiz sürecinde, Çin hükümetinin hukuk ve kalkınma maskesi altına gizlediği sömürgecilik, asimilasyon ve soykırım suçları ifşa edilecektir. Aynı zamanda, bu makale uluslararası toplumun Doğu Türkistan’daki krize dair farkındalığını derinleştirerek, küresel yargı sisteminin bu suçlarla nasıl mücadele etmesi gerektiğine dair teorik bir zemin sunacaktır.

Çin Komünist Partisi, ulusal güvenlik ve terörle mücadele bahanesiyle, Doğu Türkistan’daki yerli halkların varlığına ağır tehdit oluşturan geniş kapsamlı baskı politikalarını hayata geçirmiştir. Çin hükümetinin ileri sürdüğü sözde «toplumsal istikrar» ve «ekonomik kalkınma» sloganları aslında Doğu Türkistan halkının insani onurunu, inanç özgürlüğünü ve milli kimliğini yok etmek için hizmet etmektedir. Bu tür politikaların teorik temeli Çin’in devlet terörizmi ve aşırı milliyetçilik ideolojisine dayanmakta olup, bunun uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler insan hakları sözleşmeleri ile tamamen zıt olduğu açıkça görülmektedir. Dünyanın dört bir yanındaki gözlemciler ve uzmanlar, bu politikaların yerli halkları tamamen asimile etmek amacıyla kurgulanmış sistematik bir soykırım olduğunu dile getirmektedir [1].

Uluslararası hukuk açısından bakıldığında, Birleşmiş Milletler’in «Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi»ne esasen, bir milletin nüfus yapısına kasten bozgunculuk yapmak, kadınları zorunlu doğum kontrolüne tabi tutmak ve çocukları anne-babasından ayırarak zorla asimile etmek gibi eylemler açıkça soykırım suçu sayılmaktadır. Çin’in Doğu Türkistan’da yürüttüğü nüfus kısıtlama, kamplara hapsetme ve zorla çalıştırma eylemleri bu sözleşmedeki birkaç maddeye doğrudan aykırılık teşkil etmekte olup, bu durum Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü’ndeki insanlığa karşı suç standartlarına da tamamen uygun gelmektedir. Dolayısıyla, Çin’in bu eylemlerini sadece bir iç politika meselesi olarak görmek mümkün değildir, aksine bu tüm insanlığın ortak değer yargılarına yapılmış ağır bir saldırıdır [2].

Bu analiz makalesi Çin’in baskı politikalarını beş temel tema üzerinden tartışmaktadır. Birincisi, Çin’in Doğu Türkistan’daki kültürel ve demografik soykırımının nasıl «istikrar» maskesi altında yürütüldüğü aydınlatılacaktır. İkincisi, «terörle mücadele» adı altındaki toplama kamplarının insanlığa karşı suç niteliği uluslararası hukuk standartları ile karşılaştırmalı olarak analiz edilecektir. Üçüncüsü, Çin’in dijital çağdaki propaganda araçlarını kullanarak nasıl yapay ve sahte bir imaj oluşturduğu deşifre edilecektir. Dördüncüsü, zorla çalıştırmanın küresel tedarik zinciri üzerindeki etkisi ve uluslararası ekonomi hukukundaki yeri tartışılacaktır. Beşincisi, Çin’in Doğu Türkistan üzerinden Orta Asya ve diğer komşu ülkelere yürüttüğü jeopolitik etkisi analiz edilecektir[3].

Bu makale uluslararası toplumdaki politika yapıcılar, insan hakları araştırmacıları ve uluslararası hukuk uzmanları için önemli bir referans değerine sahiptir. Çin’in Doğu Türkistan’da yürüttüğü bu soykırım sistemini derinlemesine anlamak, sadece bir milletin kaderini kurtarma meselesi değil, aksine küresel insan hakları sisteminin geleceğini ve güvenilirliğini koruma meselesidir. Bu nedenle, bu makalede gösterilen deliller ve teorik analizler Çin’in insan hakları suçlarına karşı uluslararası birlik ve hareket yönünü inşa etmekte bilimsel bir temel rolü oynayacaktır.

Birinci Bölüm: «İstikrar» ve «Kalkınma»nın Bedeli

Çin hükümetinin Doğu Türkistan’da yürüttüğü sözde «aile planlaması» (计划生育) ve «nüfus optimizasyonu» (人口优化) politikaları aslında yerli Uygur ve diğer Türk halklarının nüfusunu sistematik olarak azaltmayı amaçlayan siyasi araçlardır. Bu tür politikalar sadece nüfus kontrolü politikası olmayıp, milletin gelecekteki varlığını yok etmeyi amaçlayan bir etnik temizlik, yani negatif öjeni (Negative Eugenics) hareketidir. Çin Komünist Partisi belgelerinde nüfus yapısını değiştirerek bölgede «istikrar» yaratma teorisi ortaya konulmuş olup, bu teori uluslararası hukuktaki soykırım suçunun şartlarını tam olarak karşılamaktadır[4].

Nüfus kontrolü sürecinde, Çin makamları Uygur kadınlarına zorla rahim içi araç (IUD) takılması, zorunlu kısırlaştırma ameliyatları yapılması ve hatta zorla kürtaj gibi gayriinsani yöntemler kullanmıştır. Araştırmacı Adrian Zenz’in raporlarında gösterildiğine göre, 2017 yılından itibaren Doğu Türkistan’ın güneyindeki Hotan ve Kaşgar gibi yerlerde Uygurların doğum oranı tarihte görülmemiş bir derecede, yani yüzde yetmişten fazla düşmüştür. Bu tür büyük ölçekli ve sistematik doğum oranı düşürme hareketi, Çin devletinin Uygur nüfusunun doğal artışını kasten engelleme amacı taşıdığını kanıtlamaktadır[5].

Uluslararası insan hakları standartları, özellikle Birleşmiş Milletler’in «Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi»nin 2. maddesinin (d) bendinde gösterilen «grup içinde doğumları engellemeyi amaçlayan tedbirleri yürütmek» hükmü Çin’in bu eylemlerinin soykırım olduğunu hukuki açıdan teyit etmektedir. Çin hükümeti bu eylemlerini «kadın haklarını koruma» ve «radikalizmi tasfiye etme» gibi siyasi safsatalarla süslemeye çalışsa da, aslında bu Uygur kadınlarının kendi bedenlerine ve aile kurma haklarına yönelik en temel insan haklarını ağır derecede ihlal etmektir[6].

Aynı zamanda, Çin hükümeti nüfus yapısını değiştirmek için Çinli yerleşimcileri Doğu Türkistan’a göç ettirme ve onlara özel imtiyazlar verme politikasını da yürütmektedir. Bu tür yerleşimci politikası yerli Uygurların ekonomik ve sosyal hayattaki konumunu daha da dışlayarak, onları kendi topraklarında azınlık haline getirme hedefine hizmet eder. Yerleşimci Çinlilere verilen konut, iş ve refah imtiyazları yerli halkın kaynaklarını gasp etme pahasına gelmiş olup, bu tamamen sömürgecilik politikasının tipik bir ifadesidir[7].

«Kültür yoluyla Şincan’ı besleme» (文化润疆) sloganı altında yürütülen kültürel soykırım da Çin’in bölgedeki baskı politikasının bir diğer önemli bileşenidir. Bu politikanın amacı Uygurların tarihi ve kültürel miraslarını Çin kültürüne eklemlemek veya tamamen yok etmektir. Çin hükümeti Doğu Türkistan’daki binlerce camiyi, mukaddes türbeleri ve mezarlıkları yıktı ya da onların İslami mimari özelliklerini değiştirip onları Çin tarzına soktu. Bu tür eylemler uluslararası hukuktaki kültürel mirasları koruma sözleşmelerine ağır derecede aykırıdır[8].

Uygurların manevi hayatında son derece önemli yer tutan türbeler ve camiler sadece dini ibadet yeri olmayıp, aksine Uygur kültürünün, tarihinin ve toplumsal iletişiminin merkez noktasıdır. Bu yapıların tahrip edilmesi Uygurların tarihi hafızasını silip, onları kendi geçmişinden mahrum bırakmayı amaçlar. Çin bu eylemlerini «tehlikeli binaları dönüştürme» veya «şehir inşasını kalkındırma» gibi siyasi maskelerle gizlemeye çalışsa da, uydu görüntüleri ve tanıkların delilleri bunun planlı ve sistematik bir kültürel temizlik hareketi olduğunu tam olarak ifşa etti[9].

Bu kültürel soykırım sürecinde, Çin hükümeti Uygur aydınlarını, alimlerini, sanatçılarını ve din adamlarını hedefli olarak tutukladı. Rahile Davut, Taşpolat Teyip gibi yüzlerce, hatta binlerce Uygur aydını kamplara veya hapishanelere atıldı. Uygur seçkinlerini yok ederek, Çin hükümeti Uygur milletinin geleceğe dair umudunu ve kültürel devamlılık yeteneğini tahrip etmeyi hedeflemektedir. Bir milletin aydınlarını sistematik olarak yok etmek, o milletin beynini kesip atmakla aynı olup, bu uluslararası toplum tarafından en ağır insan hakları ihlali olarak kabul edilir[10].

Eğitim alanındaki asimilasyon da Çin politikasının önemli bir parçasıdır. Çin sözde «çift dilli eğitim» (双语教育) adı altında Uygur dilini okullardan tamamen dışlayıp, bütünüyle Çin dilinde eğitim verme sistemini hayata geçirdi. Uygur dilinde yazılan kitaplar yasaklandı, yakıldı ve yayınlanması men edildi. Dil bir milletin mevcut olmasındaki en temel faktörlerden biri olup, dili yok etmek aslında milletin kimliğini yok etmenin en hızlı ve etkili vasıtasıdır. Çin’in bu politikası Birleşmiş Milletler’in eğitim ve kültürel haklar konusundaki nizamnamelerine açıkça savaş açmaktır[11].

«Şincan Üretim ve İnşaat Kolordusu»nun (新疆生产建设兵团) rolü Doğu Türkistan’daki sömürgeci yapıyı anlamakta anahtar öneme sahiptir. Kolordu, Çin’in bölgedeki ekonomik, siyasi ve askeri kontrolünü icra eden devasa bir yarı askeri aygıt olup, Doğu Türkistan’ın toprak, su ve doğal kaynaklarını talan etmede esas rolü oynamaktadır. Kolordu tarihten beri Çinli yerleşimcileri yerleştirmek ve onlara istikrarlı ekonomik kaynak yaratıp vermek için kurulmuş olup, yerli Uygurların kaynaklarını temel itibarıyla tekeline almıştır[12].

Kolordu yakın yıllarda Uygurları zorla çalıştırmada, özellikle pamuk ekimi ve tekstil sanayisinde geniş kapsamlı suçlar işledi. Onların ekonomik genişlemeciliği yerli Uygur çiftçilerini kendi topraklarından kovup, onları kolordunun fabrikalarında ucuz veya ücretsiz emek gücüne dönüştürmeyi içermektedir. Uluslararası hukuk açısından bakıldığında, bir hükümet liderliğindeki silahlı teşkilatın yerli halkı sistematik olarak ekonomik köleliğe mahkum etmesi insanlığa karşı suç sayılır ve bu Uluslararası Çalışma Örgütü’nün kölelik düzenini iptal etme sözleşmelerine aykırıdır[13].

Çin hükümeti tarafından propaganda edilen bölgedeki sözde «ekonomik kalkınma» ve «modernleşme» sloganları aslında sadece Çinli yerleşimcilerin menfaatini temsil eder. Doğu Türkistan’ın kaynakları Çin’in iç bölgelerine taşınıp, bölgenin kendisi ise Çin’in ham madde üssüne dönüştü. Uygurlar bu ekonomik kalkınmanın dışında bırakılmış olup, onlar sadece devlet yönetimindeki zorunlu emek gücü sıfatıyla muamele görmektedir. Bu tür ırki ve milli ayrımcılığa dayanan ekonomik politika Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı (Apartheid) düzeni ile mahiyet itibarıyla aynı olup, uluslararası hukuk tarafından yasaklanmalıdır[14].

Bu ekonomik ve sosyal zulüm sürecinde, Çin makamları Uygurların günlük yaşamını incelikle denetleme sistemi kurdu. Uygurların evlerine Çinli kadroları yerleştirme, yani sözde «akraba olma» (结对认亲) hareketi bunun tipik örneğidir. Bu politika aracılığıyla Uygur ailelerinin özel alanı tamamen tahrip edilip, onların günlük hayatı, dini inancı ve düşüncesi 24 saat denetim altına alındı. Bu tür sistematik aile içi takip, İnsan Hakları Beyannamesi’nde gösterilen kişisel mahremiyet ve aile güvenliği hakkına ağır bozgunculuk yapmaktır[15].

Özetle söylersek, Çin’in Doğu Türkistan’da yürüttüğü «istikrar» ve «kalkınma» politikalarının asli mahiyeti yerli halkı cismani, kültürel ve ekonomik açıdan tamamen yok etmek ve asimile etmektir. Uluslararası hukuk ve insan hakları standartları noktasından bakıldığında, bu politikalar devlet tarafından organize edilmiş soykırım ve insanlığa karşı suç olup, uluslararası toplumun acil müdahalesini ve soruşturmasını talep eden ağır bir krizdir.

İkinci Bölüm: Terörle Mücadele Maskesi

Çin hükümeti Doğu Türkistan’daki baskı eylemlerini yasallaştırmak için «terörle mücadele» (反恐) ve «radikalizmi tasfiye etme» (去极端化) politikalarını devletin hukuk-düzen sistemine dahil etti. Çin’in «Terörle Mücadele Kanunu» ve Doğu Türkistan’da yürütülen «Radikalizmden Arındırma Yönetmeliği» gibi belgelerde terimler son derece muğlak ve kasten genişletilmiş olup, her türlü normal dini ibadet, kültürel ifade veya hükümete yönelik hoşnutsuzluk kolayca «terör» veya «radikalizm» dairesine dahil edilmektedir. Bu tür siyasi mantık uluslararası hukuklardaki terörizm tanımı ile asla örtüşmemekte, aksine devletin kendi vatandaşlarını dilediği gibi cezalandırması için bir araç olarak kullanılmaktadır[16].

Çin Komünist Partisi’nin «Sert Darbe» (严打暴恐活动专项行动) hareketi aslında Uygur ve diğer milletleri geniş kapsamlı cezalandırma makinesidir. Bu politika altında, sakal bırakmak, kadınların başörtüsü takması, İslami isimler koymak, helal yemekler seçmek, hatta telefonda yurt dışındaki akrabaları ile konuşmak bile «radikalizm»in ifadesi olarak belirlenip, kamplara hapsetmenin yeterli sebebi yapıldı. Uluslararası insan hakları hukuku, özellikle «Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme»ye esasen, her bir insanın kendi dinine inanma ve onu ifade etme özgürlüğü mevcut olup, Çin’in bu hareketleri uluslararası yükümlülükleri açıkça ihlal etmektir[17].

«Mesleki Beceri Eğitim ve Öğretim Merkezi» (职业技能教育培训中心) adı altında kurulan toplama kampları Çin’in terörle mücadele politikasının en vahşi ifadesi sayılmaktadır. Avustralya Stratejik Politika Enstitüsü (ASPI) uydu görüntüleri ve diğer kanıtlara dayanarak, Doğu Türkistan’da en az 380’den fazla bu tür toplama kampı bulunduğunu kanıtladı. Bu kamplar aslında yüksek duvarlar, dikenli teller ve silahlı polisler tarafından sıkı korunan hapishaneler olup, Çin hükümetinin dediği gibi «okul» değildir. Buraya kapatılan milyonlarca kişi mahkemenin hiçbir hükmü olmaksızın siyasi, milli ve dini sebeplerle zorla tutuklanmıştır[18].

Bu kampların içindeki durumlar insanın aklını durdurur. Hayatta kalan tanıkların ve dışarı sızan hükümet belgelerinin gösterdiğine göre, kamplarda psikolojik ve bedensel işkence, beyin yıkama (洗脑), meçhul ilaçları zorla içirme, kadınlara tecavüz etme ve hayvanca muamele etme durumları genel olarak mevcuttur. Mahkumlar her gün Çin Komünist Partisi’ne sadakatini bildirmeye, kendi kültürlerinden ve dinlerinden vazgeçmeye zorlanır. Bu tür ideolojik ve bedensel baskı Birleşmiş Milletler’in «İşkenceye Karşı Sözleşmesi»ne tamamen aykırı olup, insanlığa karşı suçun tipik delilidir[19].

Çin hükümetinin kamp sistemi kurmasındaki teorik temeli olan «merkezi eğitim yoluyla dönüştürme» (集中教育转化) politikası aslında bütünüyle bir milletin öz kimliğini yok etme operasyonudur. Çin makamları Uygurların düşüncesini «hastalık» veya «virüs» olarak adlandırıp, onları karantinaya alıp «tedavi etmek» gerektiğini propaganda etti. Bu tür radikal siyasi beyanlar 20. yüzyıldaki faşist düzenlerin etnik temizlik teorileri ile son derece benzerlik göstermekte olup, devletin yerli halkları insan yerine koymadığını göstermektedir. Bu gibi devlet tarafından organize edilen geniş ölçekli insanlık dışı politika, Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü’nün 7. maddesindeki tanımlar gereği insanlığa karşı suç sayılır[20].

Terörle mücadele maskesi altında yürütülen bir diğer ağır suç ise, dijital ve yapay zeka teknolojisi aracılığıyla hayata geçirilen genel denetim sistemidir. «Entegre Ortak Operasyon Platformu» (一体化联合作战平台) aracılığıyla, Çin hükümeti Doğu Türkistan halkının her bir hareketini, cep telefonu bilgilerini, yüz tanıma teknolojisini ve gen bilgilerini toplayıp, onların siyasi «güvenilirliğini» değerlendirir. Eğer algoritma (Algorithm) bir kişiyi «şüpheli» olarak hüküm etse, o kişi derhal kampa götürülür. Bu tür teknolojik diktatörlük dünya tarihinde görülmemiş olup, temel insan haklarını ve kişisel güvenlik haklarını ayaklar altına almaktır[21].

Uluslararası toplumda, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Ofisi (OHCHR) 2022 yılında yayınladığı Doğu Türkistan’daki insan hakları durumu raporunda, Çin’in bölgedeki terörle ve radikalizmle mücadele politikalarının yerli halkların temel haklarını ağır derecede ihlal ettiğini, kamplara hapsetme ve bedensel işkence eylemlerinin insanlığa karşı suç teşkil etmesinin mümkün olduğunu açıkça gösterdi. Her ne kadar bu rapor geç yayınlanmış olsa da, o uluslararası hukuk noktasından Çin’in terörle mücadele maskesini yırtıp atarak, onun politikalarının uluslararası toplum tarafından kabul edilmeyeceğini kanıtlamış oldu[22].

Şunu vurgulamak gerekir ki, Çin’in «terörle mücadele» ölçütü uluslararası standartlardan farklıdır. Birleşmiş Milletler terörizmi uluslararası barış ve güvenliğe yönelik hareketli bir tehdit olarak görür, ancak Çin ise onu Partinin iktidarına ve asimilasyon politikasına boyun eğmeyen her türlü milli, kültürel ve dini farkı yok etmenin aracı haline getirdi. Bu yöntem, uluslararası hukuk sistemindeki terörle mücadele iş birliği çerçevesini suistimal edip, zulmü yasallaştırmaya çalışmaktan başka bir şey değildir[23].

Doğu Türkistan’da meydana gelen bu sistematik suçları Uluslararası Ceza Mahkemesi araştırmalı ve sorumluluğa çekmelidir diye birçok hukukçu tarafından ileri sürülmektedir. Her ne kadar Çin Roma Statüsü’nü imzalamamış olsa da, Uygur Mahkemesi (Uyghur Tribunal) gibi bağımsız uluslararası mahkemeler birçok tanığın sözlerine ve belgelere dayanarak, Çin’in eylemlerinin tamamen soykırım ve insanlığa karşı suç olduğunu teyit etti. Bu hüküm uluslararası hukuk alanında büyük etki yaratarak, Batı ülkeleri parlamentolarının bu eylemleri soykırım olarak tanımasına vesile oldu[24].

Demek ki, Çin hükümetinin terörle mücadele maskesine bürünüp Doğu Türkistan’da yürüttüğü vahşi politikalar uluslararası hukuk önünde hiçbir hukuki temele sahip değildir. Uluslararası toplumun bu maskeyi yırtıp atması, Çin devlet mekanizmasının işlediği bu suçlara karşı uluslararası insan hakları sözleşmelerini ve soykırımı önleme mekanizmalarını fiili harekete dönüştürmesi acilen talep edilir. Eğer bu suçlar durdurulmazsa, uluslararası insan hakları sisteminin saygınlığı ve kıymeti ağır darbe alacaktır.

Üçüncü Bölüm: Dijital Propaganda ve İmaj Yapılandırması

Dijital çağın gelmesiyle birlikte, Çin hükümeti Doğu Türkistan’daki soykırım suçlarını gizlemek ve uluslararası toplumun dikkatini başka yöne çekmek için, devasa yatırım ve teknoloji gücü sarf ederek, çok katmanlı dijital propaganda ve imaj yapılandırmasını inşa etti. Çin liderliğinin ortaya koyduğu «Şincan hikayesini iyi anlatmak» (讲好新疆故事) taktiği, aslında parti-devlet makinesi aracılığıyla imal edilen sahte propaganda olup, bölgedeki dehşet ve zulmü «Güzel Şincan» (大美新疆) manzarası ile kapatmayı amaçlar. Bu tür sistematik sahte propaganda yöntemi uluslararası hukuktaki bilgi özgürlüğüne ve hakikati bilme hakkına ağır bozgunculuk yapmaktır[25].

Çin devlet medyalarından başlayarak sosyal medya fenomenlerine kadar olan geniş kapsamlı propaganda sistemi; sosyal medya platformlarını, özellikle Douyin (TikTok), TikTok ve Xiaohongshu gibi platformları kontrol ederek, Doğu Türkistan’ın yapay imajını imal etmektedir. «Sosyal medya fenomenleri» (网红) ve toplumsal etki gücüne sahip şahıslar (Influencers) aracılığıyla Uygurların sözde «mutlu, dansa yetenekli ve sadık» olduklarını propaganda etmek, zulmü basit eğlence içeriklerine dönüştürmekten ibarettir. Çin’in bu yumuşak propaganda stratejisi devletin kültürel sömürgeciliğinin son derece tehlikeli bir yönü olup, o kültürü sadece temaşa ve siyasi propaganda aracına indirgemektedir[26].

Ekonomik menfaat ve turizmi ileri süren bu propaganda hareketi Çin hükümetinin sahte gerçeklik inşa etmesindeki önemli bir vasıta haline geldi. Çin matbuatındaki makalelerde gösterildiğine göre, «doğru ve tam yerinde» (精准化) propaganda yapma politikası gereği, internet kullanıcılarının duygularını kontrol edip, milli ayrımcılık ve zulmü gizlemek için amaçlı olarak Doğu Türkistan’ın turizm noktaları, yiyecek-içecekleri ve doğal manzaraları büyük güçle piyasaya sürülmektedir. Bu sayede Doğu Türkistan sadece bir turizm merkeziymiş gibi tasvir edilerek, siyasi suçlar aklanır ve internet kullanıcılarının siyasi anlayışı kasten çarpıtılır[27].

Sahte propagandayı uluslararasılaştırmak için, Çin hükümeti birçok yabancı video içerik üreticilerini (Vloggers), muhabirleri ve diplomatları önceden planlanmış ve özel olarak düzenlenmiş seyahatlere organize etti. Bunlar devletin hazırlayıp verdiği senaryo doğrultusunda methiye okuyup, Batı medyaları ve insan hakları kurumlarının raporlarını «yalan» diyerek karalamaya sevk edildi. Bu hareketler Birleşmiş Milletler ve İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin raporuna zıt olup, uluslararası toplumu şaşırtıp, soykırımı uluslararası arenalarda gizlemeyi amaçlayan devlet düzeyinde bir yalancılıktır[28].

Dijital medyada yaygınlaşan internet şakaları (网络热梗) ve kısa videolar, örneğin «Nan dili» (馕言文) gibiler, Uygur dilini ve kültürünü maskaraya alma ve dışlama niteliği kazanmıştır. Bu tür sözde eğlence içerikleri aslında çoğunluk Çin milletinin azınlık milletlere olan üstünlük duygusunu ve kültürel asimilasyonunu vurgulayan nitelikte olup, Uygurların kendi kültür ve dillerindeki gerçek ifade boşluğunun devlet tarafından boğulduğunu göstermektedir. Uluslararası kültürel hakları koruma prensiplerine göre bakıldığında, bir milletin kültürünü kasten yapaylaştırmak ve karikatürize etmek (Caricaturization) o milletin kimliğine yapılmış hakarettir[29].

Çin yayın organları, özellikle dışarıya yönelik uluslararası televizyon ağları (örneğin, CGTN), sürekli olarak Batılı araştırmacıları ve kurumları hücum hedefi yapmaktadır. Onlar Adrian Zenz ve Avustralya Stratejik Politika Araştırma Enstitüsü gibileri «yalancılar» ve «emperyalizmin aleti» diye suçlayarak, Çin’in uluslararası sahnedeki siyasi imajını aklamaya çalışmaktadır. Fakat, bu tür bilgi saldırısı (Information warfare) gerçek delilleri değiştiremeyecek olup, o sadece Çin’in söz özgürlüğüne ve bilimsel araştırma özgürlüğüne olan düşmanca tavrını ifşa eder[30].

Diğer bir yönden, Çin’in «kültürü modernleştirme» bahanesi ile Uygurların örf-adetlerini sadece sahne sanatına dönüştürmesi uluslararası insan hakları teşkilatlarının sert eleştirisine uğradı. Yerli halkın kendi dinini ve kültürünü günlük hayatında özgürce yaşama hakkı gasp edildiği bir ortamda; Uygur Makamı, Meşrep gibi kültürel mirasları UNESCO’da göz boyamak için kullanmak, kültürel mirasları korumak değil, aksine onu siyasi yalancılığın aracı yapmaktır[31].

Dijital platformlar aracılığıyla yürütülen bu sahte propagandaların diğer bir tehlikeli tarafı şudur ki, o Doğu Türkistan içindeki halkı sessiz hale getirdi. Yurt dışındaki Uygurların kendi ailelerinin durumunu bilmesi tamamen yasaklandı, uluslararası iletişim ağları kesildi. Bu tür bilgi ablukası, yani «demir duvar» ve devletin tekelindeki tek taraflı bilgi dağıtımı, İnsan Hakları Beyannamesi’nin 19. maddesindeki bilgiye ulaşma ve dağıtma özgürlüğüne yapılmış en ağır saldırı sayılmaktadır[32].

Aynı zamanda, Çin’in yurt dışındaki, yani Batı ülkeleri, Orta Doğu ve Orta Asya ülkelerindeki elçilikleri ve diplomatları aracılığıyla yürüttüğü propagandalar uluslararası ilişkilerde yeni bir derecedeki propaganda savaşını ortaya çıkardı. Çin diplomatlarının sözde «Savaşçı Kurt Diplomasisi» (战狼外交) aracılığıyla hakikati ifşa eden devletlere ve şahıslara yaptığı kişisel saldırılar, devlet düzeyindeki diplomasinin ne kadar düşük seviyeye düştüğünün ve soykırımı gizlemek için her türlü rezillikten kaçınmayacağının göstergesidir[33].

Özetlendiğinde, Çin’in dijital propaganda ve imaj yapılandırması uluslararası toplumu aldatmayı, devlet içindeki halkların beynini yıkamayı ve soykırım suçunu uluslararası sahnede normalleştirmeyi hedefleyen karmaşık ve sistematik devlet terörizminin bir parçasıdır. Uluslararası toplum ve medya gözlemcileri mutlaka bu yapay yaratılan «Güzel Şincan» perdesini yırtıp atarak, onun arkasındaki zulüm ve kanlı gerçekliği dünyaya ifşa etmedeki sorumluluğunu tam olarak yerine getirmelidir.

Dördüncü Bölüm: Zorla Çalıştırma ve Uluslararası Hukuk

Çin hükümeti Doğu Türkistan’da yürüttüğü zorla çalıştırma düzeni, devlet liderliğindeki modern kölelik düzeninin en vahşi versiyonudur. «Yoksulluktan Kurtarma Taarruzu» (脱贫攻坚) ve «Artı Emek Gücünü Nakledip İşe Yerleştirme» (富余劳动力转移就业) terimleri altında, milyonlarca Uygur ve diğer millet gençleri zorunlu olarak kendi yurtlarından ayrılıp, bölge içinde ve Çin’in iç bölgelerindeki fabrika-imalathanelere sürgün edilerek çalıştırılmaktadır. Bu tür hareket Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) zorla çalıştırmayı menetme konusundaki 29 ve 105 numaralı sözleşmelerine ağır derecede aykırıdır[34].

Sheffield Hallam Üniversitesi’nin yayınladığı «Pamuk Aklama» (Laundering Cotton) başlıklı raporunda gösterildiğine göre, Çin’in pamuk ve tekstil sanayisi esasen Doğu Türkistan’daki zorla çalıştırmaya dayanmakta olup, dünya tekstil sanayisi tedarik zincirine sızarak, Batı’daki birçok ünlü markanın tüketicilerini kendi suçuna dolaylı olarak ortak etmektedir. Devletin zorlaması ile yürütülen bu emek, aslında kamptan çıkan ve kampa girme tehdidi altında kalanları ekonomik ve siyasi açıdan köleleştirme mekanizması sayılmaktadır[35].

Uluslararası hukuk ve ticaret rekabeti noktasından bakıldığında, devletin zorladığı köle emeğine dayanarak ürün üretmek Dünya Ticaret Örgütü’nün (WTO) adil ticaret prensiplerine tamamen zıt gelmektedir. Zorla çalıştırma yoluyla üretim maliyetini düşürmek ve uluslararası pazarda rekabet gücü kazanmak ahlaksızlık olduğu kadar, uluslararası ticaret yasalarına ve insan hakları standartlarına da ağır ihlaldir. O sebepten, ABD hükümeti «Uygur Zorla Çalıştırmayı Önleme Yasası»nı (UFLPA) kabul ederek, Doğu Türkistan’dan gelen tüm ürünlerin «zorla çalıştırmada üretildiği»ni farz etme düzenini kurdu. Bu yasa uluslararası ticaret sisteminde insan haklarını korumanın önemli bir adımı oldu[36].

Bu tür zorla çalıştırmayı yasaklama tedbirleri «GATT» anlaşmasının 20. maddesi (a) bendindeki «Kamu Ahlakı İstisnası» (Public Morals Exception) na tamamen uygun gelmektedir. Uluslararası toplum ve devletler kölelik ve zorla çalıştırmaya karışmış ürünleri reddetmek aracılığıyla kendi kamu ahlaklarını ve değer yargılarını koruma hakkına sahiptir. Çin’in Doğu Türkistan’da yürüttüğü bu rezil eylemlerine karşı dünya ölçeğindeki ekonomik yaptırım tedbirlerini uygulamak dünya ticaret hukukunun ruhuna doğrudan uygun gelen hukuki ve ahlaki bir harekettir[37].

Ancak, Çin hükümeti kendi tedarik zincirini kasten gizleyerek, Doğu Türkistan’ın pamuğunu ve diğer ham maddelerini başka eyaletlere aktarıp sonra yurt dışına ihraç etme taktiğini kullanmaktadır, aynı şekilde Vietnam, Bangladeş gibi üçüncü ülkeler aracılığıyla uluslararası pazara sızmaya çalışmaktadır. Bu tür sahtekarlık yöntemleri uluslararası şirketleri ve denetim organlarını daha sıkı olan tedarik zinciri tahlil mekanizmasını (Due Diligence) inşa etmeye mecbur etmektedir. Birçok ünlü uluslararası marka kendi tedarik zincirinden Doğu Türkistan’ı çıkarmayı reddetse, onlar da uluslararası hukuk ve ahlak mahkemesi önünde insanlığa karşı suça ortak olmakla suçlanır[38].

Zorla çalıştırma aracılığıyla Çin sadece ekonomik menfaat elde etmekle kalmayıp, Uygur ailelerini parçalayarak gençleri kendi yurdundan, anne-babasından ve kültürel ortamından ayırmayı gerçekleştirmektedir. Zorla çalıştırma sadece emek gücünü sömürmek olmayıp, o Doğu Türkistan halkını kültürel ve sosyal açıdan tahrip etme stratejisinin bir halkasıdır. Uluslararası toplum, özellikle demokratik devletler, uluslararası emek yasalarını ve insan hakları değer yargılarını korumak için, Çin’in bu sistemini bütünüyle yasaklayıp, zorla çalıştırmaya karışmış tüm Çin şirketlerine ekonomik yaptırım yürütmesi şarttır.

Beşinci Bölüm: Jeopolitik Siyaset ve Komşu Ülkeler

Doğu Türkistan, Çin’in jeopolitik stratejisinde, özellikle «Bir Kuşak Bir Yol» (一带一路) girişiminde devasa stratejik konuma sahiptir. Çin kendi Asya, Avrupa ve Orta Doğu’ya yapacağı ekonomik ve siyasi yayılmacılığında, Doğu Türkistan’ı köprü olarak kullanmaktadır. Bu devasa dış yayılmacılık planının başarılı olması için, Çin Doğu Türkistan’da herhangi bir iç muhalefet gücünün olmamasını, yani mutlak «istikrar»ı talep eder. İşte bu tür jeopolitik ihtiyaç yerli halkların yok edilmesine ve katledilmesine doğrudan sebep oldu[39].

Orta Asya ülkeleri, özellikle Kazakistan ve Kırgızistan Doğu Türkistan ile sınır, kültür ve soydaşlık açısından sıkı bağlanmış olup, bu Çin’in dikkatini ve endişesini çeken bölgelerdir. Çin hükümeti bu devletlerin siyasi ve ekonomik sistemlerine devasa yatırım yaparak, onların sükut etmesini satın aldı. Orta Asya hükümetleri Çin’in baskısı ve ekonomik rüşveti önünde Doğu Türkistan’daki soykırıma ses çıkaramamakla kalmayıp, aksine Çin makamlarının Kazak, Kırgız gibi milletleri kampa atmasına da göz yumdu[40].

Çin medyaları, Rusya ve Orta Asya matbuatını kontrol etmeye sıkı güç sarf ederek, Doğu Türkistan konusunda yapay, olumlu ve yalan anlatılar yarattı. Örneğin, Rusya’daki Çin yanlısı hükümet medyaları Doğu Türkistan’daki politikaları Çin’in terörle mücadelesindeki «başarı» diyerek övüp, Batı’nın soykırım konusundaki haklı seslerini «uydurma» sözler diye propaganda etti. Çin ile Rusya matbuatları arasındaki bu tür uyum, küresel nitelikli diktatörler ittifakının şekillendiğini ve insanlık değer yargılarına yapılan dünya ölçekli meydan okumayı göstermektedir[41].

Diğer bir yönden, Çin «Yeni Pan-Türkizm» (新泛突厥主义) denen uydurma tehdit sinyalini yaratarak, kendi baskı politikalarını yasallaştırmaya çalışmaktadır. Çinli araştırmacılar Türk Devletleri Teşkilatı ve diğer bölgesel dil-kültür iş birliklerini devlet güvenliğine gelen tehdit diye büyüterek propaganda edip, içeride milli ayrımcılığı güçlendirirken, dışarıda Orta Asya ve Türkiye ile olan münasebetlerde «ayrılıkçılığa karşı durma» bahanesinde iş birliği talep etmektedir. Bu tür jeopolitik mekanizma, Çin’in bölgedeki Türk milletlerini yok etme operasyonunun uluslararası maskesidir[42].

Orta Asya’daki bir kısım bağımsız medyalar Çin’in zulmünü ifşa etmeye çalışmış olsa da, hükümetin ağır baskısı altında onların sesi boğuldu. Doğu Türkistan’daki Kazak ve Kırgızların kamptan kaçıp kurtulan tanıklarının sesleri ve verdiği şahitlikler de, Çin’in komşu devletlere yaptığı diplomatik baskısı sebebiyle çoğu zaman göz ardı edildi. Bu tür durum, uluslararası toplumdaki ekonomik menfaat ile insan hakları değer yargısı arasındaki çatışmanın en reel görünüşü olup, Çin’in «borç tuzağı» diplomasisinin ne kadar rezil olduğunu kanıtlar[43].

O sebeple, Çin’in Doğu Türkistan’ndaki soykırımını sadece bir iç politika diye anlamak büyük bir hatadır. Çin’in bu eylemleri bütün Orta Asya ve ondan öteye geçen uluslararası barış, güvenlik ve insan hakları sistemine doğrudan tehdit getirmektedir. Uluslararası toplum Çin’in jeopolitik dayatmalarına boyun eğmeyip, İnsan Hakları Beyannamesi’nin temel prensiplerini koruma ve Doğu Türkistan meselesinde birlik olup Çin’e baskı yapma sorumluluğunu üstlenmesi gerekir.

Sonuç

Yukarıda yürütülen sistematik, çok katmanlı ve derin analizler göstermektedir ki, Çin hükümetinin Doğu Türkistan’da yürüttüğü politikalar basit bir asimilasyon veya istikrar koruma hareketi olmayıp, aksine uluslararası hukuk ve insan hakları sözleşmelerinde belirlenen, milletin fiziksel, kültürel ve biyolojik mevcudiyetini kökten yok etmeyi amaçlayan sistematik bir soykırım ve insanlığa karşı suçtur. Çin’in «istikrar», «terörle mücadele» ve «ekonomik kalkınma» gibi siyasi sloganları sadece bu suçları gizlemenin maskesidir.

Mevcut uluslararası hukuk sistemi, her ne kadar soykırımı önlemeyi ve cezalandırmayı hedeflemiş olsa da, Çin gibi kudretli ve uluslararası kurumlarda veto hakkına (Veto Power) sahip devletlerin devlet destekli soykırımına karşı koymakta oldukça zayıf kalmaktadır. Birleşmiş Milletler bünyesindeki kurumların ve bazı İslam devletlerinin ekonomik baskı altında Çin yanlısı tutumda olması insanlık değer yargılarının ağır mağlubiyeti sayılır. Uygur Mahkemesi gibi bağımsız kurumların çıkardığı hükümler bu boşluğu doldurmada aktif rol oynamış olsa da, onların hukuki icra gücünün olmaması büyük bir engeldir.

Bu krizi çözmek için, uluslararası toplum sadece kınama veya beyanat yayınlama ile sınırlı kalmayıp, genel kabul görmüş evrensel yargı yetkisi (Universal Jurisdiction) ni kullanarak, Çin’in soykırıma katılan yüksek düzeyli memurlarını uluslararası mahkeme önüne çekmesi lazımdır. Aynı zamanda, Batı devletleri ve tüm özgür pazarlar «Uygur Zorla Çalıştırmayı Önleme Yasası» gibi ekonomik yaptırımları geniş ölçekli yürütüp, dünya tedarik zincirini kölelik emeğinden kesin olarak temizlemelidir.

Son olarak, şunu vurgulamak gerekir ki, Doğu Türkistan halkının yaşadığı bu sistematik soykırım sadece Uygur milletinin krizi olmayıp, aksine İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan dünya ölçekli insan hakları yapısının temeline yapılmış en büyük sınavdır. Eğer bu soykırım engellenemezse, gelecekte dünyanın her yerindeki müstebit düzenler de Çin’in bu «örnek»ini taklit ederek kendi halkına yürütecektir. Dolayısıyla, Doğu Türkistan’ın mevcudiyetini korumak, bütün insanlığın vicdanını ve ortak ahlaki değer yargılarını korumakla eş değerdir.

Kaynakça:

  1. Congressional-Executive Commission on China (CECC). (2022, November 16). “Population Control Report.”
  2. Amnesty International. (2025, February 6). “China: Still no accountability for crimes against humanity in Xinjiang.”
  3. Australian Strategic Policy Institute (ASPI). (2020, September 24). “Exploring Xinjiang’s detention system.”
  4. Zenz, A. (2020, July 1). “Sterilizations, IUDs, and Mandatory Birth Control: The CCP’s Campaign to Suppress Uyghur Birthrates in Xinjiang.” Jamestown Foundation.
  5. Uyghur Tribunal. (2021, December 9). “Darren Byler: Negative Eugenics, Sexual Violence and Involuntary Surveillance.”
  6. Australian Strategic Policy Institute (ASPI). (2020, September 24). “Sterilizations and Mandatory Birth Control in Xinjiang.”
  7. Byler, D., Franceschini, I., & Loubere, N. (Eds.). (2022, February 1). Xinjiang Year ZeroANU Press.
  8. Uyghur Human Rights Project (UHRP). (2023, April 27). “The Complicity of Heritage: Cultural Heritage and Genocide in the Uyghur Region.”
  9. Ruser, N., et al. (2020, September 24). “Cultural Erasure: Tracing the Destruction of Uyghur and Islamic Spaces in Xinjiang.” ASPI.
  10. Xinjiang Documentation Project. (2020, May 15). “Academic Publications.” University of British Columbia.
  11. MDPI. (2020, July 17). “The Uyghur Minority in China: A Case Study of Cultural Genocide.” Laws.
  12. Millward, J., & Peterson, D. (2020, September 1). “China’s system of oppression in Xinjiang: How it developed and how to curb it.” Brookings Institution.
  13. Sheffield Hallam University. (2021, November 1). “Laundering Cotton: How Xinjiang Cotton is Obscured in International Supply Chains.”
  14. Byler, D. (2022, July 1). “Terror Capitalism: Uyghur Dispossession and Masculinity in a Chinese City.” China Perspectives.
  15. Human Rights Watch. (2021, April 19). “‘Break Their Lineage, Break Their Roots’: China’s Crimes against Humanity Targeting Uyghurs.”
  16. Bacon, E. (2024, January 15). “The Link Between Trade and Human Rights: Combating Human Rights Abuses in Xinjiang.” Georgetown Law Journal.
  17. Asia-Pacific Centre for the Responsibility to Protect. (2020, December 1). “Genocide and Crimes Against Humanity in Xinjiang? Applying the Legal Tests.”
  18. ASPI Xinjiang Data Project. (2020, September 24). “Map.”
  19. Al Jazeera. (2020, September 24). “China running 380 detention centres in Xinjiang: Researchers.”
  20. 維基百科. (2020, May 1). “新疆再教育營.” 自由的百科全書.
  21. Lee, M., & Yazici, E. (2023, June 22). China’s Surveillance and Repression in XinjiangCambridge University Press.
  22. United Nations. (2022, August 31). “OHCHR Assessment of human rights concerns in the Xinjiang Uyghur Autonomous Region.”
  23. Human Rights Watch. (2025, January 15). “World Report 2025: China.”
  24. Mitchell, S. M., & Walling, C. B. (2022, May 1). “The Uyghur Tribunal Judgment.” International Association of Genocide Scholars.
  25. UN Office of the High Commissioner for Human Rights. (2025, February 1). “UN experts urge China to end repression of Uyghur and cultural expression of minorities.”
  26. Taylor & Francis. (2024, March 12). “The aesthetics and imaginaries of Uyghur heritage, Chinese Tourism, and the Xinjiang dance craze.”
  27. Uyghur Human Rights Project (UHRP). (2021, May 13). “The Disappearance of Uyghur Intellectual and Cultural Elites: A New Form of Eliticide.”
  28. Human Rights Watch. (2025, January 15). “Chinese Government Threatens Academic Freedom in the UK.”
  29. Harris, R. (2022, October 1). “Uyghur Heritage under China’s ‘Antireligious Extremism’ Campaigns.” Getty Publications.
  30. UK Parliament. (2022, February 1). “Hansard: Uyghur Tribunal Judgment.”
  31. Harris, R. (2022, October 1). “Uyghur Heritage under China’s ‘Antireligious Extremism’ Campaigns.” Getty Publications (Repeated).
  32. Council on Foreign Relations. (2025, January 20). “China’s Repression of Uyghurs in Xinjiang.”
  33. Xinjiang Documentation Project. (2020, September 24). “新疆拘禁营是一个全球性问题.” University of British Columbia.
  34. Sheffield Hallam University. (2021, November 1). “Forced Labour Reports.”
  35. Sheffield Hallam University. (2021, November 1). “Laundering Cotton: How Xinjiang Cotton is Obscured in International Supply Chains.” (Repeated).
  36. Bacon, E. (2024, January 15). “The Link Between Trade and Human Rights: Combating Human Rights Abuses in Xinjiang.” Georgetown Law Journal (Repeated).
  37. Business & Human Rights Resource Centre. (2024, May 1). “SHU Helena Kennedy Centre for Intl Justice revises report.”
  38. Leigh Day. (2025, January 20). “Sheffield Hallam ends research ban on forced labour in China.”
  39. 中华人民共和国国务院新闻办公室. (2025, September 21). “新时代党的治疆方略的成功实践.” 《人民日报》.
  40. 孙磊、郑喆. (2026, January 15). “新疆形象在俄罗斯的传播及其对策研究.” 《克拉玛依学刊》 2026年第1期.
  41. 孙磊、郑喆. (2026, January 15). “新疆形象在俄罗斯的传播及其对策研究.” 《克拉玛依学刊》 2026年第1期 (Repeated).
  42. 侯延昶、孟辉、王旭. (2026, January 1). ““新泛突厥主义”泛起背景下我国反恐对策研究.” 《云南警官学院学报》 2026年第1期.
  43. 林梅、王尧、张新友. (2026, January 15). “新疆形象在吉尔吉斯斯坦的传播及其对策研究.” 《克拉玛依学刊》 2026年第1期.
  44.