«Monthly Review» (Aylık İnceleme) dergisinin Nisan 2026 sayısında yayımlanan, Vijay Prashad ve Tings Chak imzalı «’Uygur Soykırımı’ İdeolojisi ve Xi̇njiang Gerçekliği» başlıklı makale; görünüşte akademik ve objektif bir analiz izlenimi verse de, özünde Çin Komünist Partisi’nin Doğu Türkistan’da yürütmekte olduğu devlet terörü, eşi benzeri görülmemiş soykırım ve insanlığa karşı suçlarını gizlemeyi amaçlayan planlı ve sistematik devlet propagandasının bir parçasıdır. Söz konusu makalede yazarlar; Doğu Türkistan’daki milyonlarca insanın alıkonularak toplama kamplarına hapsedilmesini, sistematik zorunlu çalıştırmaya tabi tutulmasını, zorunlu doğum kontrol politikaları aracılığıyla yürütülen biyolojik soykırımı ve tarihi cami ile mezarlıkların yerle bir edilmesini tamamen inkâr etmeye; bunları uluslararası emperyalizm karşıtlığı ve sözde «kalkınma» maskesiyle aklamaya çalışmışlardır. Bu tür bir gerçekleri çarpıtma eylemi, uluslararası akademi ve insan hakları camiasının asgari standartlarına dahi aykırı olup, biz bu reddiye makalemizde söz konusu yazarların Çin devlet sermayesi ile olan gizli çıkar zincirini ifşa edecek; uluslararası bağımsız inceleme raporlarına, Birleşmiş Milletler belgelerine ve Çin hükümetinin kendi kaynaklarına dayanarak onların temelsiz iddialarını birer birer çürüteceğiz [1].
1. Yazarların Gizli Arka Planı ve Çin Propaganda Ağı
Makale yazarlarından biri olan Vijay Prashad, sadece bağımsız bir tarihçi veya analist değil, aksine güçlü bir ideolojik arka plana ve Çin devlet aygıtlarıyla doğrudan bağlantıya sahip siyasi bir figürdür. O, aslında küresel ölçekte Çin Komünist Partisi’nin siyasi söylemlerini pazarlayan «Üç Kıta Sosyal Araştırmalar Enstitüsü»nün (Tricontinental: Institute for Social Research) yönetici direktörüdür. Aynı zamanda, doğrudan Çin Eğitim Bakanlığı ve Pekin Belediye Hükümeti ile yakın bağları bulunan Çin Halk Üniversitesi’ne bağlı «Chongyang Finansal Araştırmalar Enstitüsü»nde kıdemli araştırmacı olarak görev yapmaktadır. Diğer yazar Tings Chak ise söz konusu enstitünün sanat yönetmeni olmasının yanı sıra, Pekin’deki Tsinghua Üniversitesi’nde doktora adayıdır ve Çin politikalarını yurt dışına servis eden «Dongsheng News» adlı uluslararası ağın çekirdek kurucularından biri kabul edilmektedir. Bu iki şahıs, dünyadaki ezilen sınıfların sesi olduklarını iddia etseler de, aslında Çin yönetiminin müstebit politikalarını aklamak için Marksizm ve anti-emperyalizm fikirlerini suistimal etmektedirler [2].
Bu iki ismin liderlik ettiği «Üç Kıta Sosyal Araştırmalar Enstitüsü»nün arkasında devasa ve karmaşık bir gizli fon ağı mevcut olup, bu durum onların araştırma bağımsızlığını tamamen yok etmektedir. Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi ve New York Times gibi bağımsız denetleme ve medya kuruluşlarının son ifşaatlarına göre, bu enstitü Çin’in Şanghay şehrinde yerleşik Amerikalı milyarder Neville Roy Singham liderliğindeki bir mali sistem tarafından güçlü bir şekilde finanse edilmektedir. Singham, Çin devlet propaganda organlarıyla doğrudan iş birliği yapmakta olup, devasa servetini dünyanın her yerindeki, özellikle de Amerika’daki sözde «solcu» örgüt ve kurumlara aktararak onları Çin’in çıkarları doğrultusunda konuşturmaktadır. Daha da önemlisi Singham, Şanghay’da Çin’in uluslararası imajını parlatmayı amaçlayan «Maku Group» adlı propaganda şirketiyle aynı ofisi paylaşmakta olup, bu şirket Vijay Prashad’ın enstitüsü ile milyonlarca dolarlık «araştırma ve tercüme» sözleşmeleri imzalamıştır [3].
Bu nedenle, «Monthly Review» dergisinde yayımlanan bu makale sadece akademik bir tartışma değil, büyük miktarda sermaye yatırılmış devlet düzeyinde bir yalan ve siyasi sızma hareketinin tezahürüdür. Yazarlar makalelerinde, Adrian Zenz gibi bağımsız araştırmacıları «aşırı sağcı» ve «CIA aracı» olarak hedef gösterip karalarken, kendilerinin doğrudan Çin devlet sermayesi tarafından beslendiklerini ve Pekin’in siyasi hattını küresel çapta yayma görevini yürüttüklerini kasten gizlemektedirler. Eğer gerçek bir akademik tarafsızlık iddiası varsa, öncelikle mali kaynaklarını ve Çin hükümetiyle olan ticari ve ideolojik sözleşmelerini açıklamaları gerekirdi. Böylesine bir kiralık propaganda ağının Doğu Türkistan’daki soykırımı inkâr etmesi, onların insani vicdanlarını ne derece kaybettiklerini açıkça göstermektedir [4].
2. «Terörle Mücadele» Maskesi Altındaki Toplama Kampları ve Devlet Terörü
Vijay Prashad ve Tings Chak, makalelerinde Çin hükümetinin Doğu Türkistan’da yürüttüğü vahşi baskıları, güya Batı destekli radikalizm ve terör tehdidine karşı yürütülen meşru bir faaliyet olarak haklı çıkarmaya çalışmaktadırlar. Oysa bu, Çin Devlet Konseyi Enformasyon Ofisi tarafından yayımlanan «Beyaz Kitap»lardaki bahanelerin içi boş bir kopyasıdır ve gerçeklerle taban tabana zıttır. 2014 yılında Çin hükümetinin resmen başlattığı «Sert Darbe Vurma Seferberliği» ve 2016 yılında Chen Quanguo’nun Doğu Türkistan Parti Sekreteri olmasıyla birlikte, bu baskı politikası bir milleti topluca cezalandırma ve insanlığa karşı suç seviyesine ulaşmıştır. Çin makamları, halkın her türlü hoşnutsuzluğunu ve milli varlığını koruma iradesini terörle ilişkilendirerek, en insani ifadeleri dahi «bölücülük» olarak bastırmıştır.
Gerçekte, 2016 yılından itibaren Doğu Türkistan tamamen kapalı, devasa bir polis devletine ve açık hava hapishanesine dönüştürülmüştür. İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) gibi bağımsız uluslararası kuruluşların raporlarına göre Çin, yapay zekâ, yüz tanıma ve büyük veri teknolojilerine dayanan «Entegre Ortak Harekat Platformu» (IJOP) adlı bir sistem kurarak Uygurların tüm günlük faaliyetlerini mikro düzeyde gözetlemiştir. Kişilerin telefonlarına hangi uygulamaları yüklediği, kimlerle iletişim kurduğu, hatta ne zaman namaz kıldığı veya oruç tuttuğu gibi en temel kişisel bilgiler «devlet güvenliğine tehdit» olarak toplanmıştır. Çin’in 2017’de kabul ettiği sözde «Radikalizmden Arındırma Yönetmeliği»ne göre sakal bırakmak, başörtüsü takmak ve İslami isimler koymak doğrudan terör belirtisi sayılmıştır [5].
Bu devlet terörünün en uç noktası, yüz binlerce hatta milyonlarca masum insanın nedensiz yere toplama kamplarına kapatılmasıdır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği (OHCHR) ve bağımsız kuruluşların verileri, bir milyondan üç milyona kadar Uygur, Kazak ve diğer Türk halklarının hiçbir yasal süreç işletilmeden, mahkeme kararı olmaksızın kamplarda alıkonulduğunu kanıtlamıştır. Bu insanların kamplara kapatılma nedeni şiddet eylemleri değil; Kur’an okumak, yurt dışına seyahat etmek, akrabalarıyla telefonlaşmak veya milli kimliğini korumaktır. BM raporu, Çin’in bu eylemlerinin uluslararası ölçekte insanlığa karşı suç teşkil edebileceğini açıkça teyit etmiştir [6].
Yazarlar bu kampları yalnızca «eğitim merkezi» olarak adlandırıp onları adeta birer okul gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Ancak Çin hükümetinin sızdırılan gizli belgeleri —özellikle «Karakkaş Listesi», «Xi̇njiang Polis Belgeleri» ve «Çin Kabloları» (China Cables)— bu yalanı çürütmüştür. Bu belgelerde, kampların silahlı nöbetçilerle korunduğu, kaçmaya çalışan tutukluların vurulması emrinin verildiği açıkça yazılıdır. Şi Cinping dahil üst düzey yöneticilerin «asla merhamet etmeyin» ve «köklerini kazıyın» şeklindeki talimatları ifşa olmuştur. Eğer orası gerçekten bir meslek okuluysa, neden ağır silahlı birlikler, dikenli teller ve gözetleme kuleleri kullanılmaktadır? [7].
Kamp tanıklarının ifadelerine göre tutuklular sistematik işkencelere maruz kalmış, uyku ve tuvalet izinlerinden mahrum bırakılmış ve toplu cinsel saldırıların kurbanı olmuşlardır. Uluslararası Af Örgütü ve diğer kurumların raporları, kamp sakinlerine bilinmeyen ilaçların zorla verildiğini, fiziksel ve ruhsal sağlıklarının tahrip edildiğini belgelemektedir. Ayrıca insanlar inançlarından vazgeçmeye, Çince ezberlemeye ve Çin Komünist Partisi’ne sadakat yemini etmeye zorlanmaktadır. Prashad ve Chak’ın böylesine kanlı bir gerçekliği emperyalizm karşıtı bir politika olarak sunması, ancak kiralık propaganda odaklarında görülebilecek bir vicdansızlıktır [8].
3. Nüfusu Yapay Olarak Engelleme ve Biyolojik Soykırım Gerçekliği
Yazarların makalesindeki bir diğer büyük çarpıtma ise, Uygur nüfusunun doğal bir şekilde arttığını iddia ederek biyolojik soykırım ve zorunlu doğum kontrolü gerçekliğini inkâr etmeleridir. Yazarlar, Çin’in 2020 nüfus sayımı istatistiklerindeki manipüle edilmiş rakamları esas alarak uluslararası kamuoyunu yanıltmaya çalışmaktadır. Oysa Çin’in kendi yerel istatistik yıllıkları bu yalanı çoktan ortaya çıkarmıştır; nitekim Çin makamları gerçekler ifşa olduktan sonra birçok veriyi internetten silmek zorunda kalmıştır. Bağımsız bilim insanlarının araştırmaları işte bu silinmeden önceki resmi verilere dayanmaktadır.
Alman araştırmacı Adrian Zenz’in resmi arşivlerden çıkardığı raporlar, Uygurların yoğun yaşadığı bölgelerde eşi görülmemiş bir nüfus düşüşü yaşandığını kanıtlamaktadır. Örneğin 2015-2018 yılları arasında Doğu Türkistan’ın güneyindeki Hotan ve Kaşgar vilayetlerinde nüfus artış hızı %73’ten fazla bir oranla çakılmıştır. 2018 yılında bazı ilçelerde doğal artış hızı yapay olarak sıfıra veya eksiye yaklaştırılmıştır. Dünyada hiçbir toplumda nüfus artışı sadece birkaç yıl içinde kendiliğinden bu denli şiddetli bir şekilde düşmez [7].
2019 yılına gelindiğinde bu dramatik düşüş tüm bölgeye yayılmıştır. Uygur yoğunluklu ilçelerdeki doğum oranı düşüşü, Çin genelindeki ortalama düşüşün (%4 civarı) on katından fazladır. Yazarlar bu durumu «kentleşme süreci» olarak geçiştirseler de, aynı dönemde Çinli nüfusun yoğun olduğu şehirlerde benzer bir düşüşün yaşanmaması, bunun doğrudan hükümet emirleri ve şiddet vasıtalarıyla yürütülen sistematik bir operasyon olduğunu göstermektedir.
Daha vahim olanı, bu nüfus düşüşünün Uygur kadınlarına yönelik toplu rahim içi araç (IUD) takma, zorunlu doğum kontrolü ve kısırlaştırma operasyonlarıyla sağlanmış olmasıdır. Çin devlet sağlık istatistiklerine göre, 2014’ten itibaren Çin genelinde IUD kullanımı azalırken sadece Doğu Türkistan’da patlama yapmıştır. Hatta 2018 yılında, bölge nüfusu Çin’in sadece %1.8’ini oluşturmasına rağmen, ülke genelindeki toplam net IUD artışının %80’i Doğu Türkistan’da gerçekleşmiştir. Bu korkunç rakamlar, politikanın doğrudan Uygur kadınlarını hedef aldığının en somut kanıtıdır.
Buna ek olarak, yüz binlerce Uygur kadını zorunlu tüp bağlatma ve kürtaja zorlanmıştır. Yerel hükümet belgelerinde, doğurganlık çağındaki kadınların büyük bir kısmının uzun süreli doğum kontrol planlarına dahil edilmesi hedeflenmiştir. Bu operasyonları reddeden kadınlar doğrudan toplama kamplarına atılmakla tehdit edilmiştir. Kamplardan kurtulan tanıklar, verilen ilaçlar nedeniyle adetlerinin kesildiğini ve kısır kaldıklarını gözyaşlarıyla anlatmaktadırlar.
Çinli akademisyenlerin (örneğin Liu Yilei ve Li Xiaoxia) raporlarında, güneydeki Uygur nüfus yoğunluğu «devlet güvenliğine tehdit» olarak nitelendirilmiş ve çözüm olarak «nüfus yapısının optimize edilmesi», yani Uygur nüfusunun frenlenip bölgeye yoğun Çinli göçmen yerleştirilmesi açıkça savunulmuştur. Prashad ve Chak bu devlet planını sadece görmezden gelmekle kalmayıp, onu yalan diye reddetmektedirler.
Çin’in bu sistematik eylemleri, 1948 tarihli BM Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesi 4. bendindeki «Grup içinde doğumları engellemek amacıyla önlemler dayatmak» tanımına tam olarak uymaktadır. Dolayısıyla burada söz konusu olan basit bir kısıtlama değil, bir milletin fiziksel geleceğini ve neslini kurutmayı amaçlayan kasti bir biyolojik soykırımdır [7].
4. Modern Kölelik Düzeni: Zorunlu Çalıştırma ve Küresel Tedarik Zinciri
«Monthly Review» dergisindeki makalede, Doğu Türkistan’daki devlet eliyle yürütülen zorunlu çalıştırma suçları da çarpıtılmış, sanki Çin hükümeti yerel halkı «yoksulluktan kurtarma» ve «istihdam etme» planı uyguluyormuş gibi sunulmuştur. Aksine; Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Avustralya Stratejik Politika Enstitüsü (ASPI) ve birçok insan hakları kuruluşu, bu politikanın aslında modern bir kölelik düzeni olduğunu ifşa etmiştir. Bu düzen, işçi sınıfının yararına değil, devlet kapitalizminin kanlı birikimine hizmet etmektedir.
Bağımsız raporlara göre Çin, «artık iş gücü transferi» ve «Xi̇njiang’a yardım» adı altında yüz binlerce Uygur’u Doğu Türkistan içindeki ve Çin’in iç bölgelerindeki fabrikalara zorla sevk etmiştir. Bu nakillerde hiçbir gönüllülük esası yoktur; reddedenler «radikalizm» şüphesiyle kamplara kapatılmaktadır. Bu sebeple halk, ailesinden ve yurdundan koparılıp her türlü ağır işi kabul etmeye mecbur bırakılmıştır.
Bu zorunlu çalıştırma alanlarında Uygurlar; dikenli teller, silahlı nöbetçiler ve kameralar altında çalışmaktadır. Özgürce hareket etmeleri, evlerine gitmeleri, hatta namaz kılmaları yasaktır. Mesai dışındaki zamanlarda da zorunlu Çince ve siyasi ideoloji derslerine katılmaya zorlanırlar. ASPI tarafından yayımlanan «Satılık Uygurlar» (Uyghurs for Sale) raporunda, sadece 2017-2019 yılları arasında 80 binden fazla Uygur’un Çin içlerine köle gibi nakledildiği belgelenmiştir [9].
Bu kölelik düzeni küresel tedarik zincirine kanlı kökler salmıştır. Dünya pamuk üretiminin yaklaşık %20’si Doğu Türkistan’dan gelmekte olup, bu pamukların neredeyse tamamı Uygurların zorunlu emeğiyle toplanıp işlenmektedir. Dünyadaki yüzlerce tekstil markası bilerek veya bilmeyerek bu kanlı emeğin ürünlerini tüketmektedir. «Uygur Zorunlu Çalıştırmayı Durdurma Koalisyonu» bu gerçekliği ifşa ederek dünya şirketlerini tedarik zincirlerini temizlemeye çağırmıştır.
Aynı zamanda küresel yeşil enerji gelişimi de Çin’in bu cürmüne bağlanmıştır. Güneş paneli yapımında kullanılan polisilikonun dünyadaki üretiminin yaklaşık %45’i Doğu Türkistan’daki zorunlu çalıştırma ve kömür santralleri üzerinden sağlanmaktadır. Bu fabrikalarda da Uygurlar hiçbir iş güvenliği olmadan köle gibi çalıştırılmaktadır. Dünyanın çevre koruma hedefleri aslında Uygurların kanı ve teri üzerine inşa edilmektedir.
Dünya kamuoyu bu suça karşı yasal önlemler almaya başlamıştır. Amerika Birleşik Devletleri 2021 yılında «Uygur Zorunlu Çalıştırmayı Önleme Yasası»nı (UFLPA) yürürlüğe koyarak bölgeden gelen ürünlerin zorunlu emekle bağlantılı olduğunu varsayan ve ithalatını yasaklayan güçlü bir karar almıştır. Eğer Prashad ve Chak gibi kendilerini «Marksist» ve «işçi hakları savunucusu» olarak tanımlayan solcular gerçekten ezilenler için konuşsaydı, milyonlarca köleleştirilmiş Uygur işçisinin feryadı önünde faşist Çin rejimini savunmazlardı [10].
5. Kültürel Yok Etme: Camilerin Yıkılması ve Ailelerin Parçalanması
Makale yazarları ayrıca Çin hükümetinin Uygur dini inanç ve kültürünü koruduğuna dair uydurma iddialarda bulunmuşlardır. Oysa gerçekte Çin, dünya tarihinde görülmemiş seviyede vahşi bir «Kültürel Soykırım» (Cultural Genocide) yürütmektedir. ASPI’nin uydu görüntüleri analiziyle ispatladığı üzere, sadece 2017’den bu yana Doğu Türkistan genelinde 16 bine yakın cami yıkılmış veya ağır hasar görmüştür. Bu, bölgedeki camilerin %65’ine tekabül eder. Ayakta kalan camilerin ise minare ve kubbeleri sökülmüş, üzerlerine kızıl bayraklar ve Şi Cinping sloganları asılarak «Çinlileştirilmiştir» [4].
Kültürel yıkım camilerle sınırlı kalmamıştır. Uygurların asırlardır manevi bağ kurduğu kutsal mezarlıklar ve türbeler (örneğin Hotan’daki Avat Sultanim ve İmam Asim türbeleri) dümdüz edilerek üzerlerine otoparklar, parklar veya binalar inşa edilmiştir. Çin’in buradaki asıl amacı ölülerle savaşmak değil, Uygur halkının kendi topraklarındaki tarihi izlerini ve ecdatlarıyla olan manevi bağını keserek milli hafızalarını yok etmektir.
Dil ve aydınların yok edilmesi de bu soykırımın temel parçasıdır. Çin makamları «çift dilli eğitim» maskesi altında Uygurca eğitimi yasaklamış, okullarda asimilasyoncu Çince eğitimini zorunlu kılmıştır. Uygurca tarih ve edebiyat kitapları toplatılıp yakılmıştır. Milletin beyni sayılan yüzlerce akademisyen, sanatçı ve aydın (örneğin Prof. Rahile Davut ve eğitimci Yalqun Rozi) tutuklanmış, müebbet hapis cezalarına çarptırılmış veya kaybolmuştur.
Kültürel soykırımın en korkunç kısmı ise yeni nesilleri ailelerinden zorla koparma planıdır. Anne ve babaları kamplara atılan yüz binlerce Uygur çocuğu, devlet yatılı okullarına ve yetimhanelerine yerleştirilmiştir. Bu yavrular ana dillerinden, dinlerinden ve geleneklerinden koparılarak Çin Komünist Partisi’ne sadık «kızıl varisler» olarak yetiştirilmek üzere beyin yıkamaya maruz bırakılmaktadır. BM Soykırım Sözleşmesi’ne göre, bir grubun çocuklarını zorla başka bir gruba nakletmek doğrudan soykırım suçudur. Yazarların bu kadar açık suçları yalanlaması, doğrudan devlet terörizmine ortak olmaktır.
6. Sonuç: Bağımsız Uluslararası Hükümler ve Akademik Ahlaksızlık
Sonuç olarak, «Monthly Review» dergisinde Vijay Prashad ve Tings Chak tarafından yayımlanan bu makale; bilimsel bir arayışın veya özgür düşüncenin ürünü değil, iki yüzlü siyasi hâmilerin uluslararası hukuk ve ahlak standartlarını tahrip etme çabasıdır. Dünya kamuoyu bu suçlara karşı çoktan hükmünü vermiştir. 2021 yılında Londra’da toplanan bağımsız «Uygur Mahkemesi», yüzlerce tanık ve belgeye dayanarak Çin’in Doğu Türkistan’daki eylemlerinin şüphe götürmez bir şekilde «Soykırım» ve «İnsanlığa Karşı Suç» olduğuna hükmetmiştir [11]. BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği de Çin’in eylemlerinin insanlığa karşı suç teşkil edebileceğini ilan etmiştir.
Bu uluslararası fikir birliğine karşılık Amerika, İngiltere, Kanada, Fransa, Hollanda ve Belçika gibi demokratik ülkelerin parlamentoları Çin’in eylemlerini soykırım olarak tanımıştır. Prashad ve Chak makalelerinde 37 ülkenin BM’de Çin’i desteklediğinden bahsetmektedir. Ancak bu ülkelerin çoğunluğunun Çin’in «Kuşak ve Yol» kredilerine bağımlı müstebit rejimler olduğunu ve insan hakları sicillerinin karanlık olduğunu kasten gizlemektedirler. Hakikati ve insanlığı temsil eden güçler, Çin’in yalan kalelerini çoktan yerle bir etmiştir.
Dolayısıyla, kendilerini «solcu», anti-emperyalist ve ezilenlerin hamisi olarak tanımlayan bu yazarların Çin devlet terörizmini aklaması; sadece akademik ahlaksızlık değil, insanlık tarihinin en karanlık sayfalarına doğrudan ortaklıktır. Onlar artık mazlumların değil, devasa sermaye ile çalışan müstebit bir imparatorluğun sözcüsü olmuşlardır. Uluslararası toplum ve bağımsız akademik kuruluşlar, bu tür parayla satın alınmış yalanları reddederek Doğu Türkistan halkının sesini desteklemeyi ve insanlığın ortak değerlerini korumayı kaçınılmaz bir görev bilmelidir.
Faydalanılan Kaynaklar:
- Prashad, Vijay, and Tings Chak. The Idea of the ‘Uyghur Genocide’ and the Realities of Xinjiang. Monthly Review, Vol. 77, No. 11, April 2026.
- Tricontinental: Institute for Social Research. About. Tricontinental, 2026.
- Hvistendahl, Mara, et al. A Global Web of Chinese Propaganda Leads to a U. S. Tech Mogul. The New York Times, August 5, 2023.
- Human Rights Watch. “Break Their Lineage, Break Their Roots”: China’s Crimes against Humanity Targeting Uyghurs and Other Turkic Muslims. HRW, April 19, 2021.
- Amnesty International. “Like We Were Enemies in a War”: China’s Mass Internment, Torture and Persecution of Muslims in Xinjiang. Amnesty International, June 2021.
- Office of the United Nations High Commissioner for Human Rights (OHCHR). OHCHR Assessment of human rights concerns in the Xinjiang Uyghur Autonomous Region, People’s Republic of China. OHCHR, August 31, 2022.
- Zenz, Adrian. Sterilizations, IUDs, and Mandatory Birth Control: The CCP’s Campaign to Suppress Uyghur Birthrates in Xinjiang. The Jamestown Foundation, June 2020.
- Xu, Vicky Xiuzhong, et al. Uyghurs for Sale: ‘Re-education’, forced labour and surveillance beyond Xinjiang. Australian Strategic Policy Institute (ASPI), March 1, 2020.
- Ruser, Nathan, et al. Cultural erasure: Tracing the destruction of Uyghur and Islamic spaces in Xinjiang. Australian Strategic Policy Institute (ASPI), September 25, 2020.
- House Committee on Ways and Means. Hearing on Foreign Influence in American Nonprofits: Adam Sohn Written Testimony. U. S. House of Representatives, February 2026.
- Uyghur Tribunal. The Uyghur Tribunal Judgment. London, December 9, 2021.