15 Nisan 2026
Filip Styczynski tarafından kaleme alınan ve 14 Nisan 2026 tarihinde prestijli dış politika dergisi The National Interest’te yayımlanan “Dünya Çin’deki Dehşeti Görüyor Ama Görmezden Geliyor” başlıklı bu makale, uluslararası siyasetin en karanlık dehlizlerine ışık tutan son derece acil bir çağrı niteliğindedir. Yazar bu analizinde, Jan Jekielek’in Sipariş Üzerine Öldürmek: Çin’in Organ Hasadı Endüstrisi ve Amerika’nın En Büyük Rakibinin Gerçek Doğası (Killed to Order: China’s Organ Harvesting Industry and the True Nature of America’s Biggest Adversary) adlı kapsamlı yeni araştırmasını temel alarak, Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) insanlığa karşı yürüttüğü sistematik suçları derinlemesine incelemektedir. Bu çalışma, günümüzde küresel reelpolitik güçler ile evrensel ahlaki değerler arasındaki derin çatışmayı betimlemesi bakımından kritik bir siyasi öneme sahiptir.
Makale, İkinci Dünya Savaşı dönemindeki Holokost’a dair çarpıcı bir siyasi-tarihsel kıyaslama ile başlamaktadır. 1943 yılında, Polonya direniş hareketinin kuryesi Jan Karski, Nazi Almanyası’nın işgal altındaki Polonya’da Yahudileri kitleler halinde imha ettiğine dair gizli raporları sunmak üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmiştir. Ancak Karski’nin sunduğu bu dehşet verici raporu dinleyen ABD Yüksek Mahkemesi Yargıcı Felix Frankfurter, anlatılanların büyüklüğü karşısında bu gerçeğe inanmayı reddetmiştir. Yazarın perspektifine göre, bugünkü dünya da tam olarak o dönemdeki gibi bir “inkâr ve inançsızlık” sarmalına sürüklenmiş durumdadır. Çin’deki organ hasadı cinayetleri, Frankfurter’in o dönem belirttiği gibi, kabul edilemeyecek derecede korkunç olduğu için rasyonel akıl tarafından dışlanmakta ve görmezden gelinmektedir.
Felix Frankfurter’in o dönemki tutumu, aslında bugünkü siyasi kayıtsızlığın da özünü yansıtmaktadır: Hakikat katlanılamayacak kadar vahşi olduğunda, zihin onu bir savunma mekanizması olarak reddetme eğilimi gösterir. Aradan yaklaşık bir asır geçmesine ve Holokost tarihsel bir gerçeklik olarak tüm dünyada “Bir Daha Asla” (Never Again) sloganıyla zorunlu bir ders olarak okutulmasına rağmen; dünya, Çin’de gerçekleşen benzer mahiyetteki suçlara karşı hâlâ sessiz kalmakta veya bu raporları “savaş propagandası” olarak nitelendirip hafife almaktadır. Buradaki en can alıcı nokta, bilgiye sahip olup olmamamız değil; sahip olduğumuz bu dehşet verici bilgiye inanma ve ona göre harekete geçme konusundaki ahlaki cesaretimizin varlığıdır.
Jan Jekielek’in Sipariş Üzerine Öldürmek adlı kitabı, Çin’deki Falun Gong mensuplarına yönelik yürütülen sistematik zulmü ve bu bireylerin hayati organlarının zorla alınması (organ hasadı) pratiğini reddedilemez delillerle ortaya koymaktadır. Yazarın aktardığına göre, Jekielek’in kendisi de başlangıçta bu verilere inanmakta zorlanmış; bu durumu “fazlasıyla gerçek dışı ve şeytani” olarak nitelendirmiştir. Ancak bu şüpheci yaklaşım, araştırmanın objektiflik düzeyini daha da artırmaktadır; zira yazar meseleye körü körüne bir inançla değil, rasyonel bir kuşku ve sistematik bir soruşturma yöntemiyle yaklaşarak gerçeğe ulaşmıştır.
Makalede açıkça ifade edildiği üzere, bu eser basit bir siyasi broşür veya slogan metni değildir; aksine Çin devlet aygıtının en üst kademelerinden en altındaki organ tedarik zincirine kadar uzanan süreçleri kapsayan titiz bir saha araştırmasının ürünüdür. Jan Jekielek bu süreçte; Çinli cerrahlar, toplama kamplarından sağ kurtulanlar, eski komünist bürokratlar ve Çin’deki bu vahşete tanıklık etmiş yabancı tıp uzmanlarının ifadelerini bir araya getirmiştir. Tüm bu kanıtlar yan yana getirildiğinde, Çin’deki organ gaspı suçunun münferit bir yolsuzluk değil, bizzat devlet eliyle organize edilen ve endüstriyel bir ölçeğe ulaştırılan sistematik bir suç mekanizması olduğu kanıtlanmaktadır.
Bu çalışmanın en dikkat çekici yönü, sadece organ hırsızlığına odaklanması değil, bu suç üzerinden günümüz Çin komünizminin gerçek doğasını deşifre etmesidir. Pek çok Batılı analist Çin’i “teknokratik kapitalizme” yönelmiş ve eski ideolojik katılıklarından vazgeçmiş bir yapı olarak görse de, Jan Jekielek bunun tam aksini savunmaktadır. Yazara göre Çin sistemi, hâlâ mutlak totaliter bir güçle hareket eden canlı ve acımasız bir aygıttır. Bu sistemde kapitalizm, halkın refahı için değil, sadece partinin iktidarını konsolide etmek ve teknolojik baskı mekanizmalarını finanse etmek için kullanılan bir araçtan ibarettir.
Analiz, Çin’in Falun Gong hareketine karşı tutumunun 1990’ların başında, yani Berlin Duvarı’nın yıkıldığı ve dünyada özgürlük rüzgarlarının estiği bir dönemde başladığını göstermektedir. O dönemde Pekin yönetimi, halkın sağlığını iyileştirmek ve sağlık harcamalarını düşürmek amacıyla geleneksel meditasyon ve nefes egzersizlerinden oluşan “Qigong” çalışmalarına izin vermiştir. Ancak Falun Gong’un “Doğruluk, Merhamet ve Hoşgörü” şeklindeki ahlaki ilkeleri ve kısa sürede ulaştığı 70 ile 100 milyon arasındaki takipçi kitlesi, ÇKP’nin materyalist ideolojisine ve mutlak toplum kontrolüne karşı bir tehdit olarak algılanmıştır. Takipçi sayısının parti üye sayısını aşması, Pekin’de büyük bir güvenlik paranoyasına yol açmıştır.
Falun Gong’u diğer hareketlerden ayıran temel fark, onun güçlü manevi ve ahlaki temelidir. Kurucusu Li Hongzhi, takipçilerini etik değerlere bağlı kalmaya ve dünyevi hırslardan arınmaya davet etmiştir. Bu spiritüel ve ahlaki duruş, Marksizmin temelini oluşturan materyalist dünya görüşüyle taban tabana zıttır. Jan Jekielek’e göre, Falun Gong’un Çin’in devrim öncesi geleneksel kültürüne bu denli derin köklerle bağlı olması, ÇKP tarafından rejimin meşruiyetine ve ideolojik tekeline yönelik doğrudan bir meydan okuma olarak kabul edilmiştir.
Araştırmada vurgulanan bir diğer husus, totaliter toplumlarda devlet kontrolü dışında hiçbir bağımsız yapının veya düşüncenin varlığına tahammül edilemeyeceğidir. Bir sivil toplum hareketi ne kadar barışçıl veya apolitik olursa olsun, devlet hiyerarşisinin dışındaki her türlü bağımsız örgütlenme, partinin mutlak otoritesini sarsan bir unsur olarak görülür. Bu sebeple Pekin yönetimi, Falun Gong’u “tehlikeli bir kült” olarak yaftalamış ve bu kitleyi tamamen tasfiye etmek amacıyla zincirleme bir baskı ve imha hareketi başlatmıştır.
1999 yılında kurulan ve adını kuruluş tarihinden alan “610 Ofisi”, Çin’deki bu yasa dışı baskı mekanizmasının komuta merkezi haline gelmiştir. Bu birim, hiçbir yargısal denetime tabi olmaksızın, doğrudan parti talimatıyla tutuklama, işkence ve mal varlıklarına el koyma yetkisiyle donatılmıştır. Makalede belirtildiği üzere, başlangıçta “yeniden eğitim” adı altında yürütülen bu operasyonlar, zamanla devlet destekli ve kâr odaklı bir sistematik katliam rejimine evrilmiştir. Parti liderliği bu ofise sınırsız yetki vererek, her türlü insan hakkı ihlalini rejim bekası adına meşru kılmıştır.
Organ gaspı cinayetinin 2000’li yılların başında endüstriyel bir boyuta ulaşması, devlet yozlaşması ile uluslararası pazar talebinin korkunç bir noktada birleşmesinin sonucudur. Çin yasalarında idam edilen mahkûmların organlarının kullanılmasına kâğıt üzerinde izin verilse de, Falun Gong mensuplarına yönelik kitlesel tutuklamalar bu pazar için devasa ve “taze” bir kaynak sağlamıştır. Bu sistem bir yandan rejimin “düşmanlarını” fiziksel olarak yok ederken, diğer yandan yurt dışından gelen “organ turistleri” vasıtasıyla Çin hazinesine ve askeri hastanelere muazzam miktarda nakit akışı sağlamıştır.
Makaledeki en tüyler ürpertici tespit “sipariş üzerine öldürmek” kavramıdır. İnsan organlarının vücut dışında canlı kalma süresi kısıtlı olduğundan, Çinli yetkililer bir alıcı bulunduğu anda veri tabanındaki uygun mahkûmu seçmekte ve nakil için gerekli olan birkaç saat içinde o kişiyi infaz ederek organlarını hasat etmektedir. Jan Jekielek’in tahminlerine göre, bu yöntemle katledilenlerin sayısı bir milyona yaklaşmış olabilir. Daha da vahim olanı, bu canice pratiğin sona ermemiş olmasıdır; aksine bu yöntem son yıllarda Tibetlilere ve özellikle de Doğu Türkistan’daki Uygur Türklerine karşı sistematik bir soykırım aracı olarak genişletilerek uygulanmaya başlanmıştır.
Batılı devletlerin bu tablo karşısındaki tutumu, yazar tarafından sert bir dille eleştirilmektedir. Kanıtlar tüm çıplaklığıyla ortada olmasına rağmen, pek çok ülke ekonomik çıkarları ve ticari dengeleri gözeterek bu vahşete göz yummayı tercih etmiştir. Jan Jekielek bu durumu Çin’in “Sınırlandırılmamış Harp” (Unrestricted Warfare) stratejisinin bir parçası olarak değerlendirmektedir. Bu stratejiye göre ÇKP, Batılı elitleri ve şirketleri ekonomik ve teknolojik olarak kendisine bağımlı hale getirerek, Batı’nın bu suçlara karşı ses çıkarmasını imkânsız kılan ahlaki ve siyasi bir felç hali yaratmaktadır.
Bu sistem, Batı dünyasını sinsi ve rezil bir suç ortaklığına mahkûm etmektedir. Batılı tüketiciler; kullandıkları ucuz malların, teknolojik uygulamaların ve markalı kıyafetlerin arkasında kimlerin kanı ve köle emeği olduğunu bilmelerine rağmen, konforlarını bozmamak adına bunu görmezden gelmektedir. Makalede zikredilen Nike ve Gap gibi küresel markaların Doğu Türkistan’daki zorunlu çalıştırma kamplarıyla olan bağları, bu durumun en somut örneğidir. Şayet bizler ucuz tüketim malları ile temel insani değerler arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsak, yapacağımız tercih bizim ahlaki kimliğimizi ve medeniyet seviyemizi belirleyecektir.
Netice itibarıyla, Filip Styczynski tarafından analiz edilen bu rapor, günümüz dünyasının karşı karşıya olduğu en büyük ahlaki krizi ve vicdan sınavını ortaya koymaktadır. Çin’in sistematik organ gaspı suçlarına ve Doğu Türkistan’daki Uygur Soykırımı’na karşı sessiz kalmak, pratikte bu suçun bir ortağı olmakla eş değerdir. Makale bizlere şunu ihtar etmektedir: Asıl mesele neyi bildiğimiz değil, bildiğimiz gerçekler doğrultusunda harekete geçme cesaretini gösterip gösteremeyeceğimizdir. Tercih bizim elimizdedir; ancak tarihin ve vicdanın mahkemesi, hakikate sırtını dönenler için son derece amansız olacaktır.
Kaynak:
Styczynski, Filip. “The World Is Facing Horrors in China—and Looking Away.” The National Interest, 14 Nisan 2026. https://nationalinterest.org/feature/the-world-is-facing-horrors-in-china-and-looking-away