Sömürge Ekonomisinin Yeni Adı: “Stratejik Güvence Üssü”

Xinjiang Günlüğü’nün 14 Nisan 2026 tarihli “Ulusal Enerji Kaynaklarının Stratejik Güvence Üssünü İnşa Etmek” başlıklı teorik eki[1], ilk bakışta sıradan bir kalkınma politikası makalesi izlenimi verse de satır aralarını dikkatle okuduğunuzda, Doğu Türkistan’ın kaynaklarının sistematik biçimde Çin’in ulusal stratejisine nasıl entegre edildiğini belgeleyen son derece açık bir manifesto ortaya çıkıyor.

Uygur Araştırma Enstitüsü, 19 Nisan 2026

Xinjiang Çin Tarzı Sosyalizm Teori Sistemi Araştırma Merkezi” bünyesinde kaleme alınan makale, Xinjiang Sosyal Bilimler Akademisi’nden Osman Ömür ve Zile Muhayati imzasını taşıyor. Yazarlar, ÇKP’nin bölgeye yönelik “üç üs bir koridor” (三基地一通道) stratejik çerçevesini teorik düzlemde meşrulaştırıyor; kömür, petrol, doğal gaz ve yenilenebilir enerji rezervlerini ulusal enerji güvenliğinin vazgeçilmez bileşeni olarak konumlandırıyor.

Makalenin teorik omurgasını, Bölgesel Parti Komitesi’nin 10. Dönem 15. Genel Kurulu kararlarına dayandırılan “国家所需、新疆所能” (devletin ihtiyacı, Xinjiang’ın kapasitesi) ilkesi oluşturuyor. Yazarlara göre bölgenin “yüksek kaliteli kalkınma” hedefi, ancak bu ilke doğrultusunda, yani Pekin’in belirlediği önceliklere tabi kılınmış bir ekonomik dönüşüm çerçevesinde gerçekleştirilebilir. Enerji üretiminin petrokimya, yeni malzemeler ve hidrojen ekonomisiyle entegrasyonu ise “15. Beş Yıllık Plan” hedefleriyle ilişkilendirilerek öneriliyor.

Söylemsel düzeyde ise dikkat çekici bir gerilim göze çarpıyor: Makale, “ekolojik öncelik” ve “yeşil düşük karbonlu dönüşüm” vurgusunu, kömür kapasitesi artırımı ve gaz üretim genişlemesiyle eş zamanlı sunuyor. Bu iç çelişki, metnin bir kalkınma vizyonundan ziyade merkezi bir direktifin bölgesel meşrulaştırma aracı işlevi gördüğünün göstergesi olarak okunabilir.

Dahası, “stratejik güvence üssü” kavramının kalıcı bir politika çerçevesine dönüşmesi durumunda Doğu Türkistan halkı için ne anlama gelebileceği, derinlikli bir siyasi analizi zorunlu kılıyor. Zira kaynakların ulusal stratejiye entegrasyonunu öngören bu çerçeve, yerel ekonomik karar alma süreçlerini merkeze bağımlı kılarken, bölge nüfusunun kendi topraklarının kaynak yönetiminde özne değil araç konumuna yerleştirilmesi riskini de beraberinde getiriyor.

I. “Stratejik Güvence Üssü” Kavramının Anatomisi

Makalenin başlığında yer alan “全国能源资源的战略保障基地” — ulusal enerji kaynaklarının stratejik güvence üssü — ifadesi, tesadüfen seçilmiş bir söylem değildir. Bu kavram, Çin Komünist Partisi’nin Doğu Türkistan’a biçtiği rolü tek bir cümlede özetlemektedir: Üretim, taşıma ve depolama. Bölgenin kendi ihtiyaçları için değil, “ulusal bütünlük” adına var olması.

Kavramın siyasi işlevi üç katmanlıdır. Birincisi, normalleştirme işlevi: Doğu Türkistan’ın kaynaklarının Pekin’e hizmet etmesi, bir siyasi tercih değil, nesnel bir zorunluluk olarak sunulur. İkincisi, meşrulaştırma işlevi: “Ulusal güvenlik” söylemi, kaynak transferinin ahlaki sorgulanmasını engeller. Üçüncüsü, kurumsallaştırma işlevi: Kavram bir kez resmî belgelere ve teorik çerçevelere girdiğinde, bürokratik atalete dönüşür ve değiştirilmesi giderek güçleşir.

Metinde sıklıkla geçen “国家所需、新疆所能” — “devletin ihtiyacı, Xinjiang’ın yapabileceği” — kalıbı bu açıdan özellikle aydınlatıcıdır. Gramer yapısı incelendiğinde, öznenin her zaman devlet olduğu ve Xinjiang’ın daima yüklem konumunda kaldığı görülür: İhtiyaç duyan Pekin’dir, karşılayan Doğu Türkistan’dır. Bu dil yapısı, bölge insanını söylemsel olarak silmekte; yerine soyut bir coğrafyayı, bir fonksiyon olarak “Xinjiang”ı koymaktadır.

Siyaset biliminde bu tür bir yapılanma, kaynak tahsisinin çevre lehine değil merkez lehine işlediği rant transferi modeli olarak tanımlanmaktadır. Coronil (1997: 2-5), petrol devletlerini incelerken devletin doğal kaynaklar üzerinden nasıl büyülü bir meşruiyet inşa ettiğini analiz etmiştir. Watts (2001: 189–212) ise Nijerya örneğinde kaynak bolluğunun yerel halklar için nasıl bir şiddet ve yoksullaşma sarmalına dönüştüğünü belgelemiştir. Doğu Türkistan bu literatürle birlikte okunduğunda, bölgenin olağandışı bir örnek olmadığı, aksine tarihsel ve karşılaştırmalı olarak son derece tanıdık bir yapıyı yeniden ürettiği anlaşılmaktadır.

II. Rakamların Söylediği: Zenginlik ve Yoksunluk Paradoksu

Makalenin aktardığı veriler kendi başına dikkat çekicidir:

  • Kömür tahmin rezervi 2,19 trilyon ton — Çin genelinin yüzde kırkından fazlası
  • Petrol tahmin rezervi 23 milyar ton — Çin’de birinci sıra
  • Doğal gaz tahmin rezervi 17,5 trilyon metreküp — Çin’de birinci sıra, üretimde yıllarca birinci
  • Ham petrol üretiminin ulusal paydaki yeri: yüzde on beş
  • Güneş enerjisi teknik geliştirilebilir kapasitesi yaklaşık 4,2 milyar kilovat — Çin’de birinci
  • Rüzgar enerjisi teknik geliştirilebilir kapasitesi yaklaşık 1 milyar kilovat — Çin’de ikinci

Bu rakamlar iki temel gerçeği kanıtlamaktadır. Birincisi, Doğu Türkistan dünyanın en büyük enerji rezervlerinden bazılarının üzerinde durmaktadır. İkincisi, bölge halkının bu kaynaklar üzerindeki kontrol kapasitesi sistematik biçimde kısıtlanmış durumdadır.

Burada kritik bir ekonomik soru sormak gerekmektedir: Petrol ihracatından elde edilen gelirler nereye gidiyor? Doğalgaz boru hatlarının ürettiği ekonomik değer yerel halka nasıl yansıyor? Kömür satışlarından elde edilen vergi gelirleri bölgede mi kalıyor, yoksa merkezi bütçeye mi aktarılıyor?

Makale bu soruları hiç sormamaktadır. Çünkü sömürge ekonomilerinin en belirgin özelliklerinden biri tam da bu sessizliktir: Değer transferi, kalkınma söylemiyle örtülerek görünmez kılınır. Ekonomi literatüründe bu olgu, “kaynak laneti” kavramıyla açıklanmaktadır. Sachs ve Warner (1995:18-21) araştırmaları, zengin doğal kaynaklara sahip bölgelerin paradoks biçimde daha düşük insani gelişme göstergelerine sahip olabildiğini ortaya koymuştur. Doğu Türkistan kalkınma istatistiklerine bakıldığında — özellikle yerel halkın gelir düzeyi, eğitime erişim ve işsizlik oranları ele alındığında — bu paradoksun bölgede de geçerli olduğu görülmektedir (Howell ve Fan, 2011: 130-135).

Daha somut bir örnek vermek gerekirse: Batı’dan Doğu’ya uzanan gaz boru hatları vasıtasıyla Xinjiang’dan taşınan doğalgazın ekonomik değeri onlarca milyar dolar civarındadır. Bu boru hatlarını inşa eden şirketler ağırlıklı olarak Doğu Çin merkezlidir. Teknik personelin büyük bölümü Han Çinlilerden oluşmaktadır. Vergi ve royalty gelirleri merkezi fonlara akmaktadır. Doğu Türkistan halkına düşen pay ise bu büyük denklemin son derece küçük bir kesriyle sınırlı kalmaktadır.

III. “Üç Üs Bir Koridor” ve Kolonyal Coğrafyanın İnşası

Makale, Doğu Türkistan’ın 三基地一通道 — üç üs bir koridor — olarak tanımlandığını vurgulamaktadır. Bu çerçeve 2014 yılında merkezden belirlenerek bölgeye dayatılmıştır ve dört bileşenden oluşmaktadır: Enerji üretim üssü, enerji depolama ve aktarım üssü, yenilenebilir enerji geliştirme üssü ve enerji iletim koridoru.[2]

Dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Bu dört tanımın tamamı, bölgenin başkası için ne yapabileceğini tarif etmektedir. Bölgenin kendi insanları için ne üretebileceğine, ne tüketebileceğine, nasıl bir ekonomik vizyon geliştirebileceğine dair hiçbir belirleme yoktur.

Siyasi coğrafya literatüründe bu tür merkez-çevre ilişkileri, Wallerstein’ın dünya sistemleri teorisi bağlamında incelenmiştir. Çevre konumundaki bölgeler, hammadde ihraç ederken işlenmiş malları ithal eder; bu yapı zaman içinde kalıcı bir bağımlılık ilişkisi üretir. Frank (1966:18-20) bunu “az gelişmişliğin gelişimi” olarak kavramsallaştırmıştır: Çevre bölgeler, tesadüfen değil; tam da sistematik entegrasyon süreçlerinin bir sonucu olarak geri kalmaktadır.

Coğrafi boyutu da göz ardı edilmemelidir. Boru hatları, enerji nakil hatları ve ulaşım ağları Doğu Türkistan’ı Çin’e entegre etmek için tasarlanmıştır; bu altyapının mantığı, bölgeyi iç ekonomik bütünleşmeye değil, dışarıya ihracata yönlendirmektedir. Enerji altyapısının coğrafi yönelimi, ekonomik entegrasyonun kimin lehine işlediğini bizzat fiziksel düzlemde göstermektedir.

IV. Yeşil Yıkama ve “Ekolojik Öncelik” Söyleminin Çelişkileri

Metnin son bölümünde sıkça vurgulanan 生态优先、绿色低碳 — ekolojik öncelik, yeşil ve düşük karbonlu — söylemi özellikle dikkat gerektiriyor. Makale yenilenebilir enerji geçişini, karbon salınımını azaltmayı ve temiz enerji sistemini kurmayı büyük bir övgüyle sunmaktadır.

Ne var ki bu söylemi birkaç kritik gerçekle birlikte değerlendirmek zorunludur.

Birincisi, Doğu Türkistan’daki güneş paneli üretim zinciri, başta polisilikon olmak üzere, uluslararası insan hakları örgütleri tarafından zorla çalıştırma pratikleriyle ilişkilendirilmiş ve Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği başta olmak üzere pek çok hükümetin ithalat kısıtlamalarına konu olmuştur. Sheffield Hallam Üniversitesi’nin 2021 tarihli “In Broad Daylight” başlıklı araştırması, Doğu Türkistan’daki polisilikon üretiminin küresel güneş paneli tedarik zinciriyle nasıl iç içe geçtiğini ayrıntılı biçimde ortaya koymuştur (Murphy ve Elimä: 6-8). Yenilenebilir enerjinin “temiz” olması, onu üreten emeğin temiz olduğu anlamına gelmemektedir.

İkincisi, kömür üretim kapasitesini artırma ile yenilenebilir enerji söylemini aynı metinde bir arada sunmak, tutarsız bir “yeşil” anlatı oluşturmaktadır. Makale kömürü hâlâ “temel” olarak tanımlamakta ve kapasitesinin artırılmasını açıkça savunmaktadır. 2,19 trilyon tonluk kömür rezervini geliştirmeyi hedefleyen bir politika belgesi, eş zamanlı olarak iklim liderliği iddiasında bulunamaz.

Üçüncüsü, büyük ölçekli rüzgar ve güneş santralleri, yerel ekosistemi ve çobanların otlak alanlarını doğrudan etkilemektedir. Bu değişiklikler, Kazak ve Moğol toplulukları gibi hayvancılıkla geçimini sağlayan gruplar üzerinde derin ekonomik ve kültürel baskılara yol açmaktadır. Geleneksel arazi kullanım haklarının enerji altyapısı gerekçesiyle el konulması, “yeşil dönüşüm” adına gerçekleşen yeni bir mülksüzleştirme dalgasıdır.

Bu çelişki, aslında bir tutarsızlık değil; kasıtlı bir söylem stratejisidir. Uluslararası iklim kaygılarını tatmin eden bir dil, aynı anda iç muhalefeti susturan bir araç olarak işlev görmektedir.

V. “Parti’nin Görevi” Retoriği ve Özerkliğin Fiilî Sonu

Makaledeki belki de en açıklayıcı ifade şudur: 党中央赋予新疆的职责使命 — Merkezi Parti Komitesi’nin “Xinjiang”a verdiği görev ve misyon. Bu cümle, Doğu Türkistan’ın 1955’te kurulan “özerk bölge” statüsünün fiilen ne anlama geldiğini özetlemektedir.

Gerçek bir özerklik, bölgenin kendi kaynaklarını kendi koşullarına göre yönetme kapasitesini gerektirir. Oysa makalede bölgeye biçilen rol, tamamen Pekin’in belirlediği hedeflere hizmet etmektir. Kaynaklara ilişkin kararlar, üretim hedefleri ve yatırım öncelikleri yukarıdan aşağıya dayatılmaktadır. Bölge yönetiminin rolü, politika üretmek değil; merkezi kararları uygulamaktır.

1966’da BM çerçevesinde kabul edilen Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 1. maddesi, halkların kendi doğal kaynakları üzerindeki egemenliğini uluslararası hukukun temel ilkelerinden biri olarak tanımlamaktadır (UMSHS / International Covenant on Civil and Political Rights – ICCPR: 1966).[3] Çin bu sözleşmeyi imzalamış ancak onaylamamıştır. Yine de bu ilkenin varlığı, söz konusu enerji politikasının hangi uluslararası normatif çerçevede tartışılması gerektiğini göstermektedir.

VI. “Stratejik Güvence Üssü” Kalıcılaşırsa: Baskının Geleceğine Dair Senaryolar

Buraya kadar analiz ettiklerimiz, bugünün tablosunu ortaya koymaktadır. Ancak asıl soru şudur: Bu kavram kurumsal bir zemine oturursa, Doğu Türkistan politikası ne yöne evrilir? Baskı devam mı eder, şekil mi değiştirir, yoksa bambaşka bir biçim mi alır?

Üç ana senaryo analiz edilebilir.

Senaryo A — Derinleşen Entegrasyon: “Ekonomik Asimilasyon” Modeli

Bu senaryoda “stratejik güvence üssü” kavramı tam anlamıyla kurumlaşır ve bölgedeki politikanın ana eksenine yerleşir. Doğrudan siyasi baskı görece azalır; buna karşın ekonomik asimilasyon çok daha sistematik bir hal alır.

Bu modelde ne olur? Petrokimya, yeni malzemeler ve hidrojen ekonomisi gibi sektörlerde büyük ölçekli yatırımlar yapılır. Ancak bu yatırımların yönetimi, iş gücü ve sermayesi ağırlıklı olarak Doğu Çin’den gelen Çinlilerden oluşur. Bölge insanı, kendi topraklarındaki bu ekonomik aktivitenin marjinalinde kalır. İşgücü politikalarında Uygurlar ve diğer Türk toplulukları düşük becerili pozisyonlara yönlendirilirken teknik ve yönetici kadrolar dışarıdan getirilir.

Demografik açıdan, ekonomik cazibe merkezi olarak konumlandırılan bölge, iç göçü hızlandırır. Çin nüfus artışı bölgenin etnik kompozisyonunu giderek dönüştürür. Kültürel ve dilsel asimilasyon baskıları sürer; ancak bu kez gerekçe güvenlik değil, “ekonomik entegrasyon” ve “modernleşme” olabilir.

Klasik sömürge teorisyeni Fanon’un deyimiyle bu, şiddetin sona ermesi değil; şiddetin ekonomik bir dile çevrilmesidir (1961:95-105). Daha az görünür, daha az uluslararası tepki çeken, ama yapısal etkisi itibarıyla en az önceki kadar derin bir asimilasyon sürecidir.

Olasılık değerlendirmesi: Çin’in uluslararası baskıdan kaçınma güdüsü ve ekonomik kalkınmayı meşruiyet aracı olarak kullanma eğilimi düşünüldüğünde, bu senaryo orta-uzun vadede en olası yörüngedir.

Senaryo B — Güvenlikleştirmenin Sürmesi: “Kontrollü İstikrar” Modeli

İkinci senaryoda Pekin, enerji güvenliğini siyasi güvenlikten ayrı düşünmeye devam eder ve bölgedeki denetim mekanizmalarını sürdürür. Bu, mevcut politikanın özünde değişmediği, yalnızca söylemsel paketinin güncellenerek enerji boyutunun ön plana çıkarıldığı bir tablodur.

Bu modelin mantığı şudur: Enerji rezervlerine yakınlık, yerel nüfusun güvenlik ekseninde yönetilmesini gerektiren bir gerekçe olarak da işletilebilir. “Enerji tesislerinin güvenliği”, mevcut gözetim ve denetim altyapısını meşrulaştırmak için kullanılan argümanlar arasına girer. Kitlesel gözetim sistemleri, “kritik altyapıyı koruma” söylemiyle yeniden çerçevelenir.

Bu senaryoda baskının biçimi değişmez; yalnızca gerekçesi güncellenir. Güvenlik söylemi, enerji söylemiyle iç içe geçer ve yeni bir meşruiyet katmanı kazanır. Uluslararası arenada bu dil kayması, Çin’in pozisyonunu savunmasını kolaylaştırır: Artık “azınlık meselesi” değil, “kritik altyapı güvenliği” konuşulmaktadır.

Nitekim makale, boru hatlarının ve enerji güzergâhlarının güvenliğini açıkça vurgulamakta; 能源战略通道安全畅通” — “enerji stratejik güzergâhlarının güvenli ve açık tutulması” — ifadesini kullanmaktadır. Bu dil, yerel nüfusun güvenlik gerekçesiyle yönetilmesine hizmet edecek kavramsal altyapıyı zaten döşemektedir.

Olasılık değerlendirmesi: Xi Jinping döneminin güvenlikleştirme refleksi ve bürokrasinin kurumsal ataleti düşünüldüğünde, bu senaryo kısa-orta vadede yüksek olasılıklıdır.

Senaryo C — Uluslararası Baskı ve Sınırlı Reform: “Söylemsel Manevra” Modeli

Üçüncü senaryoda küresel iklim politikaları, tedarik zinciri denetimleri ve insan hakları kaygıları, Çin’i politikasını en azından görünürde revize etmek zorunda bırakır. Bu senaryo, yapısal değişimi değil; yönetimsel uyarlamayı ifade eder.

Ne tür adımlar atılabilir? Bölgedeki bazı kısıtlamalar sembolik düzeyde gevşetilebilir. Yenilenebilir enerji yatırımlarında uluslararası şeffaflık mekanizmalarına kısmen kapı aralanabilir. Zorla çalıştırma iddialarını yanıtlamak amacıyla sertifikasyon veya denetim programları oluşturulabilir.

Ancak bu adımlar yapısal dönüşümü değil, uluslararası baskının yönetilmesini hedefler. Kaynaklar üzerindeki kontrol değişmez; söylem değişir. Bu, Çin’in “Xinjiang’ın kalkındırılması” anlatısını uluslararası enerji geçişi söylemiyle harmanlayarak yeni bir meşruiyet çerçevesi ürettiği bir süreçtir.

Bu senaryonun somut bir tezahürü zaten görülmektedir: Uluslararası yatırımcılar ve enerji şirketleri, iklim hedefleri baskısıyla Xinjiang’ın yenilenebilir enerji kapasitesine ilgi duyarken insan hakları endişeleriyle de yüzleşmek zorunda kalmaktadır. Bu gerilim, Çin için diplomatik bir manevra alanı yaratmaktadır.

Olasılık değerlendirmesi: ABD-Çin rekabetinin ve Avrupa’nın enerji bağımlılığı dönüşümünün yarattığı baskı ortamında, bu senaryo seçici ve taktiksel biçimde işletilecektir.

VII. Üç Senaryonun Kesişim Noktası: Yapısal Süreklilik

Bu üç senaryo birbirini dışlamaz. Gerçekte bunlar, aynı anda işleyen ve birbirini tamamlayan süreçlerdir. Ekonomik asimilasyon derinleşirken güvenlikleştirme mekanizmaları varlığını sürdürür; uluslararası baskı ise her iki sürecin söylemsel paketini dönüştürür.

Üç senaryonun ortak paydası şudur: “Stratejik güvence üssü” kavramı kalıcılaşırsa, Doğu Türkistanlıların kendi toprakları ve kaynakları üzerindeki etkisi yok denecek kadar sınırlı kalmaya devam eder. Baskının biçimi değişse de işlevi değişmez.

Tarihsel karşılaştırmalar bu noktada aydınlatıcıdır. Nijerya’nın Niger Deltası, dünyanın en büyük petrol rezervlerinden bazılarına ev sahipliği yaparken delta halkları Nijerya’nın en yoksul toplulukları arasında yer almıştır (Ikein: 1990: 35-50). Kazakistan’ın Sovyet dönemindeki kaynak politikaları da benzer bir transfer mantığıyla yönetilmiştir (Olcott, M. B, 1995: 157-160). Bu tarihsel örnekler, “kaynak üssü” olarak konumlandırılan bölgelerin uzun vadeli kalkınma açısından son derece kırılgan bir yerde durduğunu ortaya koymaktadır.

VIII. Sonuç: Bir Kavram, Bir Kader mi?

Bu makale, bir teorik yazı görünümü altında Doğu Türkistan’ın sömürge ekonomisi çerçevesine yerleştirilmesinin resmî belgesidir. Kullanılan terminoloji ne kadar teknik ve modern olursa olsun, yapının özü değişmemektedir: Çevresel kaynaklar, merkezi gücün stratejik çıkarları doğrultusunda seferber edilmektedir. “Stratejik güvence üssü” ifadesi, yalnızca bir ekonomik hedefi değil; aynı zamanda Doğu Türkistan’a biçilmiş bir ontolojik statüyü yansıtmaktadır. Bölge olma değil, araç olma statüsü. Üç senaryo analizi ortaya koymuştur ki baskı bitmeyecek, yalnızca evrilecektir. Ekonomik asimilasyon derinleşecek, güvenlikleştirme mekanizmaları “altyapı koruma” diliyle yeniden paketlenecek ve uluslararası baskı taktiksel uyarlamaları tetikleyecektir. Ancak tüm bu dönüşümler, temel yapıyı — kaynaklar üzerindeki kontrolün merkezde kalması — değiştirmeyecektir.

Bu fark, küçük bir söylem ayrıntısı değildir. Bir halkın kendi toprakları üzerindeki varoluş biçimini belirleyen temel siyasi tercihlerden biridir.

Ve bu tercih, 14 Nisan 2026 tarihli bir teorik makalenin başlığında, son derece açık biçimde yazılı durmaktadır.

Kaynakça

Coronil, F. (1997). The Magical State: Nature, Money, and Modernity in Venezuela. University of Chicago Press.

Fanon, F. (1961). Les Damnés de la Terre. (Türkçe çev.: Yeryüzünün Lanetlileri). Versus Kitap.

Frank, A. G. (1966). The development of underdevelopment. Monthly Review18(4), 17–31.

Howell, A., & Fan, C. C. (2011). Migration and inequality in Xinjiang: A survey of Han and Uyghur communities in Urumqi. Eurasian Geography and Economics52(1).

Ikein, A. A. (1990). The Impact of Oil on a Developing Country: The Case of Nigeria. Praeger Publishers.

Murphy, L. T., & Elimä, N. (2021, Mayıs). In broad daylight: Uyghur forced labour and global solar supply chains. Sheffield Hallam University.

Olcott, M. B. (1995). The Kazakhs. Hoover Institution Press.

Sachs, J. D., & Warner, A. M. (1995). Natural resource abundance and economic growth (NBER Working Paper No. 5398). National Bureau of Economic Research.

Watts, M. (2001). Petro-violence: Community, extraction, and political ecology of a mythic commodity. İçinde N. L. Peluso & M. Watts (Ed.), Violent Environments (ss. 189–212). Cornell University Press.

新华网. (2014, 29 Haziran). 新疆积极探索构建”丝绸之路经济带核心区”. https://www.xinhuanet.com//world/2014-06/29/c_1111365955.htm

Wúsīmàn, W., & Zīliè, M. (2026, 14 Nisan). 打造全国能源资源的战略保障基地 [Ulusal enerji kaynaklarının stratejik güvence üssünü inşa etmek]. 新疆日报 (Xinjiang Rìbào), A05.


[1] Wúsīmàn, W. ve Zīliè, M., “打造全国能源资源的战略保障基地 [Ulusal enerji kaynaklarının stratejik güvence üssünü inşa etmek]”, 新疆日报 (Xinjiang Ribao), 14 Nisan 2026, s. A05, https://xjrb.ts.cn/xjrb/20260414/256521.html.

[2] “新疆积极探索构建‘丝绸之路经济带核心区’”, 新华网 (Xinhua Net), 29 Haziran 2014, https://www.xinhuanet.com

/world/2014-06/29/c_1111365955.htm.

[3] Madde 1, Fıkra 2: “Bütün halklar, uluslararası hukuktan ve karşılıklı fayda ilkesinden doğan ekonomik işbirliği yükümlülüklerine halel getirmeksizin, kendi doğal zenginlik ve kaynaklarından kendi amaçları doğrultusunda serbestçe yararlanabilirler. Bir halk, hiçbir durumda kendi geçim araçlarından yoksun bırakılamaz.”