Orta Asya’daki Jeopolitik Sarsıntı: Çin’in Etki Gücü, Toplumsal Direniş ve Doğu Türkistan Meselesi

Uygur Araştırma Enstitüsü

20 Nisan 2026

Bu analitik makale; küreselleşme dalgası ve yeni jeopolitik rekabet ortamında Orta Asya bölgesinin, bilhassa Kazakistan ve Kırgızistan Cumhuriyetlerinin Çin’e olan siyasi ve ekonomik bağımlılığını, aynı zamanda bu bağımlılıktan neşet eden Çin karşıtı toplumsal eğilimleri derin bir akademik perspektifle tartışmaktadır. Siyasi felsefe, sosyoloji ve uluslararası ilişkiler teorilerine dayanarak kaleme alınan bu makalenin özeti şudur: Çin’in bölgedeki ekonomik yayılmacılığı ve Doğu Türkistan’daki insanlık dışı baskı politikaları, Orta Asya halklarının güçlü direnişini tetiklemektedir; ancak bu devletlerin otoriter, yani müstebit hükümetleri, kendi iktidar menfaatleri uğruna vatandaşların feryadını kurban ederek Çin’in ulusötesi baskı sistemine eklemlenmektedir. Bu makalenin ehemmiyeti, uluslararası kamuoyuna Orta Asya’daki siyasi krizin ontolojik, yani varoluşsal kökenlerini ifşa etmesidir[1].

Akademik açıdan ifade etmek gerekirse, bu mesele sadece bir devletin dış politikasıyla sınırlı değildir. Aksine bu; bağımsız bir devletin egemenlik hakları ile uluslararası sermayenin siyasi şartları arasındaki çelişkiyi, aynı zamanda insan hakları ile devletin ekonomik menfaatleri arasındaki ahlaki tercihi ihtiva eden son derece karmaşık bir krizdir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bağımsızlığını kazanan bu devletler, siyasi kimlik inşası ile ekonomik kalkınma arzusu arasında sürekli bir bocalama içerisindedir. Uluslararası araştırmacıların da işaret ettiği üzere, Orta Asya’da demokratikleşme sürecinin akamete uğraması, tam da bu tür bir siyasi ve ekonomik bağımlılığı merkeze alan iktidar yapısıyla yakından ilişkilidir; nitekim hükümet çevreleri halkın iradesine değil, dış güçlerin desteğine dayanmayı tercih etmektedir[2].

Çin’in bölgedeki nüfuzunun eşi görülmemiş bir düzeyde artmasıyla birlikte, Orta Asya’daki avam halkın milli kimlik, devlet bağımsızlığı, coğrafi bütünlük ve ekonomik hürriyet konularındaki endişeleri her geçen gün katlanmaktadır. Bu endişeler toplumun alt katmanlarından yukarıya doğru evrilerek; yavaş yavaş aşikâr siyasi protestolara ve halkın kendi hükümetlerine duyduğu derin güvensizliğe dönüşmektedir. Hükümet ile halk arasındaki bu felsefi yabancılaşma, esasen demokratik mekanizmaların eksikliğinden ve halkın sesini duyurma, onlarla diyalog kurma yollarının tıkanmasından kaynaklanan tarihi bir trajedidir. Hükümetler yalnızca kaba kuvvet kullanarak bastırmaya meyilli oldukları için toplumsal çatışmalar daha da keskinleşmektedir[3].

Kazakistan ve Kırgızistan gibi devletlerde vuku bulan Çin karşıtı eğilimleri yansıtan protestolar; sadece yerel ölçekli küçük vakalar yahut basit bir milliyetçilik hareketi değil, aksine küresel boyuttaki hürriyet ile diktatörlük arasındaki felsefi mücadelenin minyatür birer canlı tasviridir. Bu devletlerdeki hükümetlerin, Çin ile olan şahsi ve devlet düzeyindeki ekonomik münasebetlerini korumak adına kendi vatandaşlarını insafsızca zindanlara atması; modern siyaset bilimindeki “Makavelizm”in (yani siyasi menfaat ve gücü muhafaza etmek için her türlü ahlaki prensibi kurban etme) en tipik tezahürü haline gelmektedir[4].

Dolayısıyla makalemiz, tam da bu yüksek perspektiften bir sonuç çıkararak, Doğu Türkistan krizinin Çin ile Orta Asya arasındaki jeopolitik ilişkilere ne denli derin etkiler bıraktığını analiz etmektedir. Bunun yanı sıra, Çin’in devlet terörizminin ulusötesi bir baskı mekanizması olarak Orta Asya devletlerinin adalet sistemlerine nasıl nüfuz ettiğini ve nasıl icra edildiğini; sosyoloji, siyaset bilimi ve uluslararası insan hakları hukuku temelinde çok yönlü olarak aydınlatmaktadır.

Yeni Sömürgecilik ve Siyasi İktisat: Çin’in Orta Asya’ya Sızma Mekanizması

Çin’in Orta Asya’daki ekonomik yayılmacılığı, her şeyden evvel onun meşhur “Kuşak ve Yol Girişimi” aracılığıyla eşsiz bir devlet stratejisine dönüştürülerek hayata geçirilmektedir. Bu devasa stratejik plan, dış yüzeyde altyapı inşası, karşılıklı bağlantısallık ve ortak kalkınmayı hedefliyor gibi görünse de; siyasi iktisat ve felsefe açısından bakıldığında bu, yeni nesil bir ekonomik sömürgecilik yapısıdır. Çin, hakikatte Orta Asya’yı yalnızca kendisine enerji ve hammadde tedarik eden bir arka bahçe, ayrıca Avrupa pazarına açılan stratejik bir ulaşım koridoru olarak telakki etmektedir[5].

Bu süreçte Çin sermayesi; Batılı ülkelerin Dünya Bankası gibi teşkilatlarından farklı olarak hiçbir demokratik şart, insan hakları kriteri yahut çevre koruma talebi öne sürmediği için, Orta Asya’daki müstebit hükümetlere kendi iktidarlarını tahkim etmek ve ekonomik krizlerden sıyrılmak adına son derece cazip gelmiştir. Lakin bu tür bir “borç tuzağı” diplomasisi, bölgedeki devletleri tedricen geri dönülemez bir ekonomik ve siyasi borç bataklığına sürüklemiştir. Kırgızistan ve Tacikistan gibi devletlerin Çin’e olan borçları, devletin toplam borcunun muazzam bir nispetini teşkil ederek bağımsız devlet politikası yürütme kabiliyetini felç etmiştir[6].

Orta Asya çalışmaları sahasındaki akademik uzmanlar, Çin’in ekonomik sızmasının Orta Asya’daki “Neo-patrimonyalizm” (yeni-babasoylu yönetim), yani devlet gücü ile şahsi menfaatlerin birbirine harmanlandığı devlet yapısını daha melez ve çürümüş bir hale getirdiğini göstermektedir. Çinli şirketler yatırım yaparken yerel halkla normal münasebetler kurmak ve toplumsal sorumluluk üstlenmek yerine; işlerini sadece yereldeki muktedir siyasi elitlerle gizli menfaat alışverişi, yani rüşvet ve alttan alınan anlaşmalar yoluyla yürütmeyi tercih etmiştir[7].

Yerel hükümet yetkililerinin Çin sermayesinden istifade ederek şahsi ceplerini doldurması ve devlet kaynaklarını talan etmesi, bölgedeki yolsuzluğu eşi görülmemiş bir seviyeye ulaştırmıştır. Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’teki termik santralin onarım sürecinde Çinli şirketler ve Kırgız yetkililer arasında vuku bulan on milyonlarca dolarlık yolsuzluk skandalı, bunun tipik ve son derece rezil bir misalidir. Bu tür misaller sadece birer ekonomik suç değil, aksine halkın kendi hükümetine ve devleti satın alan Çin’e duyduğu nefreti körükleyen siyasi birer patlayıcıya dönüşmüştür[5].

Sosyoloji ve sınıfsal analiz noktasından bakacak olursak; siyasi elitler ile avam halk arasındaki bu muazzam menfaat uçurumu, toplumda uzlaştırılamaz, sert bir sınıfsal çatışma vücuda getirmiştir. Hükümet başkanları ve siyasiler Çin sermayesini “ekonomik kalkınmanın motoru” olarak tebliğ etse de; sıradan halk için bu tür yatırımlar sadece çevrenin kirlenmesi, kıymetli arazilerin gasp edilmesi ve kendi iş fırsatlarının yurt dışından gelen kalabalık Çinli işçi grupları tarafından ellerinden alınmasından ibaret kalmıştır[8].

Çin devlet işletmeleri yahut özel şirketleri Orta Asya’da yatırım yaptığında ya da altyapı projelerini üstlendiğinde; çoğunlukla sadece kendi teknik kadrolarını değil, vasıfsız kaba işçilerini de büyük kitleler halinde getirmektedir. Bu durum yereldeki işsiz gençlerin öfkesini daha da tırmandırmış olup, yerel halkın kalbinde toplumsal adaletsizlik duygusunu zirveye taşımıştır. Halk, kendi vatanında dahi bu tür bir eşitsizlikle yüzleştiğinde, kendisini bağımsız bir devletin sahibi olarak değil, güçlü emperyal sermayenin bir kurbanı olarak hissetmeye mecbur kalmıştır.

Çevreci ve ekolojik bilinç açısından ise, Çinli şirketlerin yıkıcı maden çıkarma yöntemleri halkı galeyana getirmiştir. Kırgızistan’ın Solton-Sarı (Solton-Sary) altın madeni gibi projelerinde, Çinli maden şirketlerinin yaylaları ve su kaynaklarını ağır derecede kirlettiğini, hayvanların zehirlenerek öldüğünü gören halk, kendi geçim kaynağını kaybetme korkusuyla sokaklara dökülmüştür. Bu vakalar hükümet çevreleri tarafından şiddetle bastırılmış olsa da, Çinli işletmelere karşı duyulan derin nefreti asla dindirememiştir[9].

Bununla beraber, hükümetin şeffaflık düzeyinin düşüklüğü ve siyasi yolsuzluklar, hükümet ile Çin arasındaki gizli anlaşmaların toplumda kanıksanmasına yol açmıştır. Hukukun üstünlüğü ve demokratik denetim mekanizmalarının noksan olduğu bu müstebit memleketlerde; avam halk devletin hangi arazilerinin, hangi madenlerinin ne zaman ve ne kadar bedel karşılığında Çin’e satıldığını yahut ipotek edildiğini hiçbir zaman tam ve doğru bir şekilde öğrenememektedir. Bu tür bir bilgi kapalılığı, toplumda her türlü komplo teorisinin ve tehdit vehminin yayılmasına doğrudan zemin hazırlamaktadır[10].

Hülasa ifade etmek gerekirse; Çin’in Orta Asya’daki ekonomik nüfuzu sadece basit bir sermaye ihracı olmayıp, aksine koca bir bölgenin siyasi ekolojisini tarumar eden, devlet hâkimiyetini kendi halkına yabancılaştıran ve devlet adamlarını ahlaki yönden çökerten sistemli bir mühendisliktir. Devlet rehberlerinin kısıtlı Çin sermayesi uğruna halkın milli onurunu ve vatandaşların kşisel haklarını kurban etmesi; siyasi felsefede hâkimiyetin yasal ve ahlaki sütunlarını imha etmek demektir[11].

Bu sebepten ötürü, gelecekte bölge devletlerinde ekonomik bir yıkım görülürse yahut iktidarda ani siyasi değişimler vuku bulursa; Çin’in bu yozlaşmış yapısı halkın kahır ve gazabına, şiddetli tepkisine maruz kalacak olan en öncelikli hedeftir. Bu felsefi nokta, Orta Asya’daki Sinofobi’nin temel psikolojik kökenlerini ve protestoların itici gücünü izah etmek için son derece mühim bir teorik temeldir[12].

Tarihî Hafıza, Kimlik Krizi ve Toplumsal Psikoloji: Sinofobinin Uyanışı

Orta Asya’daki Çin karşıtı eğilim yahut Sinofobi (Sinophobia); yalnızca içi boş bir ırksal nefretin veya dış güçlerin dezenformasyon yaymasının bir ürünü olmayıp; aksine güçlü tarihî, toplumsal psikolojik ve fiilî siyasi-ekonomik krizler temeli üzerine inşa edilmiş karmaşık bir toplumsal fenomendir. Tarihe nazar kıldığımızda, Avrasya bozkırlarındaki göçebe milletler ile Orta Ova’daki (Çin içleri) Çin imparatorlukları arasındaki binlerce yıllık kanlı çatışmalar; halk sözlü edebiyatında ve kahramanlık destanlarında Çin’i merhametsiz, hilekâr ve aldatıcı bir egemen güç olarak hafızalara kazımıştır[9].

Bu tür geleneksel ve tarihî korkular ile hassasiyetler, Sovyetler Birliği devrindeki sistemli ve devlet düzeyindeki ideolojik propagandalar aracılığıyla daha da derinleştirilmiş ve standartlaştırılmıştır. 1960’lı yıllardaki Sovyet-Çin diplomatik münasebetlerinin bozulmasından ve sınır çatışmalarından sonra, Moskova’nın kontrolündeki medya ve eğitim sistemi; Çin’i dünya barışına ve Orta Asya halklarının fiziksel mevcudiyetine doğrudan tehdit savuran “başlıca düşman” olarak tasvir etmiştir. İşte bu kolektif toplumsal hafıza, bugün dahi avam halkın psikolojisinden tamamen silinmiş değildir[13].

Araştırmalar göstermektedir ki, her ne kadar pek çok Orta Asyalı Çin’e nispeten tarafsız yahut bilgisizlik haletinde, yani “Sino-agnostik” (Sino-agnostic) olsa da; bilgi eksikliği onları komplo teorilerine karşı son derece savunmasız bir duruma düşürmektedir. Çinli şirketlerin kendilerini dışa kapatması, yerel kültüre hürmet etmemesi ve Çin hükümetinin “yumuşak güç” (soft power) siyasetinin başarısızlığı, halk arasındaki bu meçhul korkuyu somut bir nefrete dönüştürmektedir[9]. Çin hükümeti tarafından kurulan Konfüçyüs Enstitüleri, yalnızca dil öğretimiyle sınırlı kalmış; kültürel sahada halkın kalbine girmekteki tarihî ve dini engelleri aşamamıştır.

Bağımsızlık sonrası döneme gelindiğinde, bu tür eğilimlerin yeniden uyanmasına ve güçlenmesine; fiilî siyasi ve ekonomik krizler, bilhassa nüfus ve toprak güvenliği meselesi doğrudan sebep olmuştur. 2016 yılında Kazakistan hükümeti, tarım arazilerinin yabancılara uzun müddetli kiraya verilmesine dair toprak reformu yasasını ortaya koyduğunda, tüm halkın hoşnutsuzluğu bir yanardağ gibi patladı. Kazakistan halkı için Kazak bozkırı, yani toprak; sadece ekonomik bir kaynak değil, aksine onların ontolojik varoluşunun, milli gururunun ve tarihî mirasının çekirdeğidir[10].

Söz konusu protestoların öncüleri olan ve bilahare yargılanarak beş yıl hapse mahkûm edilen Max Bokayev ve Talgat Ayan; halkın derin korkusunu aksettirerek sosyal medyada “Vatanın Tehlike Altında!” uyarı sloganıyla on binlerce kişiyi şehir meydanlarına topladı. Bu hareket, sadece hükümetin bir tür toprak siyasetine yönelik basit bir karşı duruş değil; aksine Çin’in demografik ve siyasi yönden Kazakistan’ı sessizce yutmasına karşı gösterilen güçlü bir manevi ve milli direnişti[11]. Hükümet nihayetinde halkın gazabından korkarak bu toprak reformunu iptal etmeye mecbur kaldı.

Bundan başka, toplumsal bilinçteki bir diğer mühim psikolojik amil; demografik ve etnik korku vehmidir. Orta Asya halkları nüfus bakımından nispeten az oldukları için, Çin’in bir milyar dört yüz milyonluk muazzam ve yutucu nüfusu karşısında kendilerini son derece aciz ve tehlike içinde hissetmektedirler. Sosyal medyada Çinli işçilerin yoğun şekilde bölgeye girmesi ve yerel Kazak yahut Kırgız kızlarıyla evlenmesine dair propaganda ve görsellerin yayılması; milliyetçiler tarafından devletin milli safiyetine ve genetik güvenliğine yapılmış doğrudan bir tecavüz olarak telakki edildi[14].

Kırgızistan’da da 2013 ve 2019 yıllarında Çinli işçiler ile yerel halk arasında inşaat sahalarında vuku bulan çatışmalar, tam da bu tür bir etnik zıtlaşmanın ve toplumsal eşitsizlik duygusunun neticesiydi. Mesela Kırgızistan’daki “Kyrk Choro” (Kırk Çora) gibi radikal milliyetçi teşkilatlar, halk arasındaki bu korkudan istifade ederek meydanlara çıktı. Bunlar; Çinli eğlence mekânlarını, işletmeleri ve pazarları denetleyerek güya kendilerini devletin milli onurunu koruyan kahramanlar gibi göstermeye yeltendiler. Bu tür radikal grupların peydahlanması, aslında hukukun zayıflığını ve devletin halkı koruma iktidarına olan güvenin sarsıldığını göstermektedir[15].

Ekonomik yapı noktasından bakıldığında, Çin’in ticari yayılmacılığı küçük esnafın can damarını sıkmıştır. Kırgızistan ve Kazakistan’daki “Dordoi” ve “Karasuu” gibi büyük ölçekli temel ticaret pazarlarının Çinli tüccarlar tarafından örtülü bir biçimde ele geçirilmesi; yerel girişimcilerin ve küçük tüccarların rekabette yenilerek iflas etmesine sebep oldu. Zira Çinli tüccarlar, Çin devletinin düşük faizli kredilerinden ve ucuz mal kaynaklarından nemalanmaktaydı. Bu durum, tüccar sınıfında Çin’e karşı güçlü bir ekonomik milliyetçiliği tetikledi[16].

Siyasi ve sosyolojik teorilerde bu tür Sinofobi hadiseleri, aynı zamanda muhalif siyasetin bir vasıtası, yani bir “basınç kaydırma mekanizması” olarak anlaşılabilir. Sert müstebit düzen altında hükümetin bizzat kendisini, siyasetini ve devlet liderini doğrudan tenkit etmek son derece tehlikeli ve hapisle neticelenecek bir eylem olduğu için; halk kendi gazabını, siyasi ve ekonomik hoşnutsuzluğunu hükümetle et tırnak gibi bağlanmış olan Çin’e ve Çin projelerine yönelterek dışa vurmaktadır. Dolayısıyla “Çin’e karşı durmak”, mahiyette “yozlaşmış ve satılmış hükümete karşı durmanın” daha güvenli bir sembolü haline gelmiştir[12].

Hülasa edildiğinde, Orta Asya’daki Çin karşıtı eğilim; halkın kendi fiziksel mevcudiyetini, milli kimliğini, devletinin egemenlik haklarını ve gelecek nesillerini korumak için gösterdiği kati iradenin mahsulüdür. Bu sadece körü körüne bir nefret olmayıp; aksine egemenliğin elden gitme riskine, kültürel yönden yutulma tehdidine ve hâkimiyetin satılmasına karşı bir milletin gösterdiği tabii, kendini koruma refleksidir.

Doğu Türkistan Faktörü: Etnik Bağlar, Kimlik Krizi ve Uluslararası Sürtünme

Orta Asya ile Çin münasebetlerindeki en nazik, psikolojik yönden en hissiyatlı ve ahlaki yönden en kanlı düğüm, şüphe götürmez bir biçimde Doğu Türkistan (Şincan) krizidir. Sosyoloji ve uluslararası siyaset noktasından bakıldığında Doğu Türkistan; Orta Asya devletlerinin siyasi bilinci, tarihî kimliği ve ahlaki sinir uçlarının test edildiği en büyük sınav meydanına dönüşmüştür. Zira orada yaşayan milyonlarca Uygur’un yanı sıra, 1.6 milyondan fazla Kazak ve 200 binden fazla Kırgız; Orta Asya halklarıyla dil, din, kültür, kan kardeşliği ve hatta doğrudan akrabalık bağıyla ayrılmaz birer rıhtıma sahiptir[17].

2017 yılından itibaren Çin hükümeti Doğu Türkistan’da 21. yüzyılın en merhametsiz ırksal ve kültürel soykırımını, ayrıca devlet terörizmi karakterindeki toplama kampları siyasetini hayata geçirdi. Milyonlarca Uygur ile beraber yüz binlerce Kazak ve Kırgız da hiçbir hukuki sebep olmaksızın; sadece İslam dinine itikat ettikleri, milli kimliklerini muhafaza ettikleri ve yurt dışındaki akrabalarıyla iletişim kurdukları için bu cehenneme atıldı. Çin’in bu eylemi sadece basit bir devlet iç politikası olmayıp, aksine topyekûn bir Türk-İslam kimliğine karşı yapılmış sistemli ve stratejik bir yok etme saldırısıydı.

Bu acıklı ve korkunç vaziyet; Kazakistan ve Kırgızistan gibi devletlerdeki sıradan vatandaşlar arasında eşi görülmemiş derecede bir dehşet, şaşkınlık, acıma ve şiddetli öfke uyandırdı. Bu devletlerdeki halk; kendi uruğunun, akrabalarının ve kardeşlerinin Doğu Türkistan’daki kamplarda işkence gördüğünü, dini inançlarının ayaklar altına alınarak camilerin yıkıldığını ve Kur’an-ı Kerimlerin yakıldığını medyada ve kaçıp kurtulanların ağzından bizzat gördü ve işitti. Çin’in radikal asimilasyon siyaseti, bölge halkının kalbinde Çin’e karşı duyulan tiksinti ve düşmanlık duygusunu tarihteki en yüksek seviyeye çıkardı.

Başlangıçta Kazakistan halkı bu zulme ve adaletsizliğe karşı durmak, Çin devletine yönelik baskıyı artırarak kamplardaki akrabalarını kurtarmak amacıyla, kendi içlerinden neşet eden siyasi ve insan hakları teşkilatlarını kurdular. Bunların içindeki en meşhuru ve etki gücü en yüksek olanı “Atajurt Pidailiri” (Nagyz Atajurt Eriktileri / Atayurt Gönüllüleri) hareketi olup; Serikjan Bilash liderliğindeki bu insan hakları kurumu, muazzam bir cesaret ve fedakârlıkla Doğu Türkistan’daki soykırım gerçeklerini, bilhassa Çin’in cinayetlerini tüm dünyaya ifşa etti[18].

Atajurt hareketi çalıştığı yıllar boyunca, 11 binden fazla tanığın video kanıtlarını toplayarak YouTube kanalında yayınladı. Bu videolarda Kazaklar ve Uygurlar kendi yakınlarının kimliklerini tutarak ağlayarak tanıklık ettiler. Bu devasa tanıklık ambarı, Çin’in “eğitim merkezi” şeklindeki yalan propagandalarını tamamen yerle bir etti ve Batı medyası ile insan hakları örgütleri için Şincan’daki vaziyeti aydınlatan en güvenilir ve mühim birincil kaynak haline geldi. Lakin Çin hükümeti bu YouTube kanalına savaş açarak, videolarını sistemli ve kolektif şikâyetlerle kapattırdıktan sonra Atajurt; kendi arşivlerini Odysee gibi merkeziyetsiz platformlara taşımak mecburiyetinde kaldı[19].

Bu süreçte, insan hakları ve uluslararası hukuk noktasından bakıldığında, Doğu Türkistan’dan kaçıp gelen Sayragul Sauytbay gibi kamp şahitlerinin davası, Kazakistan cemiyetinde eşsiz bir sarsıntı ve ahlaki sorgulamaya yol açtı. Onun kamplardaki acıklı işkenceleri mahkeme meydanında ağlayarak beyan etmesi, tüm Kazakistan halkını gözyaşına boğdu. Her ne kadar halk onu korumak ve sığınma hakkı verilmesini sağlamak için tüm gücüyle çabalasa da, Çin’in diplomatik baskısı altında hükümet ona sığınma hakkı vermeyi katiyetle reddetti ve nihayetinde onu Avrupa’ya, yani İsveç’e gitmeye zorladı. Bu, devletin kendi öz kardeşini korumaktaki siyasi acziyetinin tipik bir nişanesiydi[17].

Lakin buradaki en büyük felsefi, siyasi ve ahlaki trajedi şudur: Kazakistan ve Kırgızistan hükümetleri kendi kardeşlerini, tarihî vatanlarına geri dönen devlet vatandaşlarını (“kandaşları”) korumak ve insani hakları savunmak yerine; Çin’in ekonomik menfaatleri, gizli borçları ve siyasi baskısı karşısında boyun eğerek mutlak bir sessizliği tercih etti. Bu, devlet hâkimiyetinin ahlak ile menfaat çatışmasında şeytanla pazarlığa oturduğunun ve ahlakın tamamen mağlup olduğunun acıklı ve rezil bir tablosudur.

Bu tür bir sessizlik ve baskının zirvesi; 2019 yılı Mart ayında Kazakistan hükümetinin Pekin’in baskısıyla Serikjan Bilash’ı tutuklaması, bilahare hapse atarak sesini boğması oldu. O nihayetinde “etnik nefret uyandırmak” suçunu üstlenmeye ve 7 yıl boyunca siyasi faaliyetlerini durdurmaya zorlanarak, bir nevi sürgün mahiyetinde Amerika’ya gitmeye mecbur bırakıldı[20]. Bu yargılama süreci, Doğu Türkistan meselesinde devletin Çin’in pozisyonuna tam ve kati bir şekilde teslim olduğunu tescilledi. Hükümet için Çin’den gelecek olan sermaye ve İpek Yolu üzerindeki ticaret anlaşmaları; kendi halkının, kan kardeşlerinin hayatından ve milli izzetinden kat kat daha kıymetli görüldü[21].

Bu psikolojik iklim, tarihî vatanına dönen Kazaklar (“kandaşlar”) cemiyetinde muazzam bir kriz ve suskunluk yarattı. Onlar tarihî vatanlarına geldiklerinde müstakil hükümetleri tarafından korunmayı ve kucaklanmayı ümit etmişlerdi; ancak Kazakistan hükümeti Çin ile iş birliği yaparak onların sesini zorla boğdu ve hapishanelerle korkuttu. Bu, bir bütün milletin maneviyatına ve güvenine vurulmuş son derece ağır, onarılmaz bir psikolojik darbe oldu.

Dolayısıyla Doğu Türkistan faktörü; sadece Çin’in iddia ettiği gibi basit bir “devletin iç meselesi” olmayıp, aksine uluslararası jeopolitikte ve Orta Asya devletlerinin ahlaki sınır hattındaki mihenk taşlarından birine dönüştü. Bu kriz, Çin’in “barışçıl yükseliş” ve “ortak kalkınma” sloganlarının ardında gizlenen merhametsiz, asimilasyoncu ve yayılmacı imparatorluk mizacını Orta Asya halkına tamamen ifşa etti. Bu realiteyi halk tam manasıyla kavramış olsa da, iktidar başındaki siyasiler bile bile reddetmekte ve menfaat uğruna göz yummaktadır.

Devlet Terörü, Ulusötesi Baskı ve Adli Satılmışlık

“Ulusötesi Baskı” (Transnational Repression); modern siyaset bilimi ve uluslararası insan hakları hukukunda, otoriter, yani müstebit ve diktatör devletlerin kendi ülke sınırlarının ötesine geçerek; yurt dışında sığınan siyasi muhalifleri, aktivistleri ve azınlık milletleri tehdit etmek, kaçırmak veya susturmak amacıyla başka bağımsız devletlerin hükümet ve adli mekanizmalarını yasadışı araçlar olarak kullanması eylemini ifade eder[22]. Çin, halihazırda dünya genelinde bu sahada en ileri teknolojilere sahip olan, en kapsamlı devlet terörünü ve ulusötesi baskıyı merhametsizce icra eden devlettir. Çin; ekonomik kudreti, uluslararası “kırmızı bülten” mekanizmalarını (Interpol’ü suistimal ederek) ve diplomatik baskıları aracılığıyla diğer devletleri adeta kendi polis gücüne dönüştürmüştür.

2026 yılı Nisan ayında Kazakistan’da vuku bulan ve 19 Atajurt insan hakları aktivisti hakkında verilen, uluslararası kamuoyunu hayrete düşüren geniş kapsamlı yargı kararı; tam da bu ulusötesi baskının en rezil, en aşikâr ve en çıplak tezahürüdür. Bu hadise, Kazakistan’ın adli sisteminin bağımsızlığını kurban ederek, Çin’in uluslararası baskı mekanizmasının bir şubesine dönüştüğünün tarihi bir kırılma noktası sayılmaktadır.

Bu trajik davanın başlangıcı, 13 Kasım 2025 tarihine dayanmaktadır. O gün, 19 Atajurt aktivisti Kazakistan ile Çin sınırına yakın olan Kaljat köyünde barışçıl bir protesto düzenlemiştir. Bu protestodaki temel talepleri; Çin hükümeti tarafından Temmuz 2025’te Doğu Türkistan’da hiçbir cezai sebep gösterilmeksizin tutuklanan Kazakistan vatandaşı Alimnur Turganbay’ın (Alimnur Turganbay) şartsız tahliye edilmesiydi. Alimnur Turganbay, birkaç yıl evvel Doğu Türkistan’da sadece namaz kıldığı için 17 yıl hapse mahkûm edilen yeğeni Serik Davutbek’in haklarını talep ederek uluslararası mecrada videolar paylaşmış ve gerekli şikâyetlerde bulunmuştu; tam da bu sebeple Çin’in kara listesindeki siyasi hedef tahtasına oturtulmuştu[23].

Söz konusu barışçıl protestoda aktivistler, Çin Komünist Partisi’nin müstebit ve kanlı düzenine karşı öfke dolu sloganlar atarak; Çin devlet bayrağını ve Şi Cinping’in fotoğrafını yakmak suretiyle milli hoşnutsuzluklarını ve siyasi gazaplarını güçlü bir biçimde ifade etmişlerdir. Başlangıçta Kazakistan’ın yerel polisi ve kolluk kuvvetleri bu eylemi sadece idari ceza gerektiren basit bir “küçük asayiş bozma” (toplum huzurunu kasten bozma) vakası olarak değerlendirmiş ve eylemcilere sadece 7 ile 15 gün arasında değişen kısa süreli idari hapis ve para cezası vererek süreci noktalamıştı. Bu durum, bağımsız bir devlet olan Kazakistan hukukunda bu tür protestoların ele alınışına dair normal işleyişin bir gereğiydi[24].

Lakin vaziyet, 14 Kasım 2025 tarihinden itibaren bir gece içerisinde, akıl almaz bir boyutta tamamen değişti. Çin’in Almatı’daki Konsolosluğu, Kazakistan Dışişleri Bakanlığı’na acil ve uyarı mahiyetinde resmi bir diplomatik nota vererek; bu protestoyu “Çin’in milli izzetine ve devlet liderine yapılmış kasti bir saldırı, açık bir provokasyon” olarak nitelendirdi ve Kazakistan hükümetinin bu meseleye derhal siyasi yönden müdahale etmesini, eylemcilere karşı ağır cezai tedbirler almasını yüksek perdeden talep etti. Çin’in bu tek bir notası; Kazakistan’ın tüm adli sistemini saptırarak, kendi halkına karşı bir silah olarak kullanmaya ve önceki idari kararı hükümsüz kılmaya yetecek muazzam bir emir gücüne dönüştü[23].

Notanın hemen ardından Kazakistan makamları, yani müfettişler ve savcılar, kendi verdikleri idari cezaları iptal ederek aktivistlere karşı doğrudan ağır ceza davası açtılar. Aktivistler, Kazakistan Ceza Kanunu’nun dünya çapında tanınan ve uluslararası insan hakları örgütleri tarafından sürekli tenkit edilen meşhur 174. maddesiyle; yani “milli, toplumsal veya sınıfsal nefret uyandırmak” suçuyla resmen itham edildiler. İnsan hakları gözlemcileri, akademisyenler ve hukukçuların defaatle işaret ettiği üzere; bu 174. madde, Kazakistan’daki otoriter hâkimiyetin kendisine muhalif olan siyasi sesleri susturmak ve bastırmak için kullandığı en mühim ve keyfi yasal araçtır. Bu maddenin tanımı kasten muğlak bırakılmış olup, hâkimiyetin ve dahi Çin’in siyasi arzularına göre yorumlanmaya tamamen müsait hale getirilmiştir[25].

Ocak 2026’dan itibaren, davanın etkisini azaltmak maksadıyla eylem mahallinden yüzlerce kilometre uzağa, Taldıkorgan şehrine nakledilen mahkeme, son derece kapalı ve anormal şartlarda icra edildi. Bağımsız gözlemcilerin, uluslararası muhabirlerin ve insan hakları avukatlarının duruşmaları şeffaf bir biçimde takip etmesi “devlet güvenliği” gibi asılsız bahanelerle engellendi. Yargılama sürecinde Çin devletinin soykırım politikalarına karşı fikir beyan etmek, topyekûn bir “Çin milletine ve etnik gruba nefret beslemek” olarak takdim edildi. Böylece vatandaşların siyasi fikir beyan etme hürriyeti, protesto hakkı ve anayasal ifade özgürlüğü tamamen ayaklar altına alındı ve inkâr edildi.

13 Nisan 2026 tarihinde, hâkim Erzhan Baibolov tarafından açıklanan nihai hüküm, hakiki manada bir hukuk komedisi ve adli bir trajedi oldu. Yargılanan 19 aktivistin tamamı suçlu ilan edildi. Aralarından 11 kişi (ki bunların içinde Atajurt’un mevcut lideri Bekzat Maksutqan da bulunmaktaydı) 5 yıl müddetle ağır hapis cezasına; kalan 8 kişi ise devletin sıkı denetimi altındaki “özgürlüğü kısıtlama” (ikamet mahallinden ayrılmama) cezasına çarptırıldı[26]. Ayrıca bu 19 kişinin tamamının sonraki 3 yıl boyunca hiçbir siyasi veya toplumsal faaliyete katılması yasaklandı; tehlikeli siyasi suçlular listesine eklenerek banka hesapları donduruldu ve her türlü ekonomik faaliyet haklarından mahrum bırakıldılar[27].

Bu trajedinin en merhametsiz ve insanlık vicdanını en çok sızlatan tarafı ise; hapse mahkûm edilenler arasında, Çin’de sebepsizce tutuklanan eşi Alimnur Turganbay’ı kurtarmak için gözyaşı döken masum bir kadın olan Güldariya Shérizat’ın da bulunmasıydı. Dahası, mahkeme sürecinde 7 aylık ağır hamile olan, hatta doğum operasyonu sonrası yatağından kalkamayıp hasta yatağında internet üzerinden duruşmaya katılmaya ve hükmü dinlemeye mecbur bırakılan Nazigül Maksutqan da cezalandırılanlar listesindeydi[28]. Kazakistan hükümetinin bir dış diktatörlüğü hoşnut etmek ve onun ekonomik yardımını alabilmek adına, adalet dileyen kendi vatandaşı olan bu aciz kadınlara ve annelere bu denli gaddarlık yapması; devletin ahlaki yönden ne denli çürüdüğünü ve alçaldığını tüm dünyaya ifşa etmiştir.

Uluslararası saygın araştırma kuruluşları ve insan hakları örgütleri, bilhassa Human Rights Watch, Amnesty International ve IPHR, bu hükmü oybirliğiyle “adaletin ayaklar altına alınması” ve “hükümetin ceza kanununu suistimal etmesi” olarak nitelendirerek sert bir dille kınadılar[29]. Kazakistan’ın Çin ile olan ekonomik münasebetleri, yani İpek Yolu projelerindeki borç ve yatırımlar uğruna kendi vatandaşlarının anayasal haklarını ve sözgürlüğünü kurbanlık koyun gibi feda ettiğini tarihi bir hakikat olarak kaydettiler. Bu merhametsiz siyasi ceza, aslında Orta Asya’daki herhangi bir şahsın Doğu Türkistan meselesinde Çin’i aşikâr bir biçimde tenkit etmesi halinde; Çin’den ziyade bizzat kendi devleti ve kendi yasaları tarafından cezalandırılacağına dair vahim ve kanlı bir “kızıl sinyal” olarak bölgeye ve dünyaya yayılmıştır[30].

Siyasi felsefe ve modern uluslararası hukuk açısından analiz edildiğinde bu dava; Kazakistan’ın adli bağımsızlığının ve yargı tarafsızlığının tamamen yok olduğunun en bariz alametidir. Kazakistan mahkemesi, devletin bağımsız anayasasına ve halk iradesine değil; Çinli diplomatların notasına ve el altından gelen emirlerine şartsız boyun eğmiştir. Devletin cezalandırma, soruşturma aparatları ve zindanları; iç huzuru ve adaleti koruma aracı olmaktan çıkıp, Çin’in küresel baskı ve ulusötesi takip mekanizmasının ayrılmaz bir parçasına, yani Çin’in sınır ötesindeki kukla bir aracına dönüşmüştür[31].

Bu tür bir açık siyasi ve adli satılmışlık hadisesi; Kazakistan’ın bağımsız egemenliğine ve devlet onuruna karşı yapılmış en büyük siyasi hakarettir. Çin devleti, Kazakistan topraklarına tek bir asker çıkarmadan; sadece yumuşak güç, borç diplomasisi, yatırım tehdidi ve diplomatik baskı yoluyla, kağıt üzerinde tam egemen görünen bir devletin hukukunu kendi siyasi düşmanlarını, yani Şincan’daki soykırımı ifşa edenleri tasfiye etmek için kullanmaya muvaffak olmuştur. Bu sinsi ama ecel gibi keskin ulusötesi baskı; gelecekte Doğu Türkistan meselesini dünya gündeminden silmenin ve Orta Asya halkının bilincinden zorla söküp atmanın en radikal siyasi stratejisi olarak kayıtlara geçmiştir.

Jeopolitik Dengenin Bozulması ve Çok Kutuplu Diplomasinin Krizi

Kazakistan ve diğer Orta Asya devletleri bağımsız olduklarından bu yana, dış politikalarında “Çok Vektörlü Diplomasi” (Multi-vector foreign policy) stratejisini güçlü bir biçimde savunmuş ve bununla iftihar etmişlerdi. Bu siyasetin temel ekseni ve mantığı; Rusya, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa Birliği gibi Batı dünyası arasında ince ve pürüzsüz bir siyasi denge muhafaza ederek; hiçbir büyük devlete tamamen bağımlı ve kukla hale gelmeden devletin egemenliğini, ekonomik güvenliğini ve stratejik menfaatlerini en üst düzeye çıkarmaktı[3].

Lakin, Avrasya’daki karmaşık, süratle değişen ve gaddar jeopolitik realite karşısında; tamamen tasavvura ve temenniye dayanan bu felsefi “çok kutuplu” yaklaşım tamamen suya düşmüştür. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra, Batı’nın tarihteki en ağır ambargoları altında ezilen Rusya’nın bölgedeki tesiri, bilhassa askeri koruma ve ekonomik teminat kapasitesi belirgin şekilde zayıflamıştır. Aynı zamanda Batı dünyasının bölgeye, yani Orta Asya’ya olan ilgisi ve yatırımları hala kısıtlı ve nispeten pasif bir haldedir[32].

Bu devasa ve tehlikeli jeopolitik boşluğu, sadece Çin devleti kendi muazzam sermayesi, sınırsız yatırımı, Kuşak ve Yol inşaatlarındaki altyapı projeleri ve siyasi hileleriyle süratle doldurmuştur. Batı’nın demokrasi ve insan hakları konusundaki talepleri karşısında sıkışan Orta Asya liderleri, Çin’in hiçbir siyasi ıslahat talep etmeyen sermayesine kendilerini teslim etmişlerdir. Neticede, o övünülen çok kutuplu siyaset; fiiliyatta tek taraflı ve kaçınılmaz bir biçimde Çin’e bağımlılık ve teslimiyet siyasetine evrilmiştir.

Bu siyasi ve ekonomik bağımlılık; devletin iç işleyişindeki yolsuzluk, aynı zamanda hâkimiyetin tek bir şahısta veya küçük bir zümrede merkezileşmesi hastalığı ile sıkı sıkıya bağlı olduğu için daha tehlikeli ve afetvari bir mahiyet almıştır. Otoriter liderler kendi koltuklarını halktan korumak ve şahsi servet biriktirmek adına Çin’in gizli borçlarına mutlak surette sarılmış; Çin ise bu tarihi fırsatı ustalıkla kullanarak devlet rehberlerini ve devlet aparatlarını siyasi ve diplomatik yönden rehin almıştır.

İç siyasetteki bir diğer mühim kırılma; Kazakistan’ın Çin ve Rusya gibi müstebit devletlerin siyasi yönetim modellerini ve yasalarını doğrudan kopyalayarak kendi halkına tatbik etmesidir. Mesela, yakın zamanda Kazakistan Parlamentosu’nda kabul edilen ve Rusya’nın yasalarına benzeyen LGBTQ karşıtı “propaganda” yasağı; sivil toplumu ve bağımsız sesleri susturmanın yeni bir aracı olarak hizmet etmektedir[33]. Yurt dışından fon alan sivil toplum kuruluşlarının sıkı denetime tabi tutulması ve bunların “yabancı ajan” olarak telakki edilmesi; Çin ve Rusya modelinin Orta Asya’da ne denli kök saldığını ispatlamaktadır.

Bununla beraber, bağımsız medya ve gazeteciler hükümetin eşi görülmemiş baskısına maruz kalmaktadır. Mesela yolsuzlukları ifşa eden Orda.kz platformunun denetlenmesi, genel yayın yönetmenlerinin ev hapsine alınması, hatta onları savunan avukatların mesleki lisanslarının iptal edilmesi; devletin vatandaşın söz hürriyetine doğrudan bir tecavüzüdür[33]. Bu tür diktatörlük eğilimleri, devletin can çekişen demokratik maskesini tamamen yırtıp atmış ve halk ile hükümet arasındaki güven köprüsünü tarumar etmiştir.

Ekoloji ve enerji siyasetinde de hükümet halkın sesini boğmaktadır. Kazakistan’da yeni inşa edilmesi planlanan nükleer enerji santraline karşı fikir beyan eden, çevre koruma talep eden aktivistler “isyan çıkarma teşebbüsü” suçlamasıyla yargılanıp cezalandırılmıştır[34]. Devlet, kendi kararlarına karşı çıkan her kim olursa olsun —ister siyasi muhalif ister çevreci— sistemli bir biçimde tasfiye etmeyi ve zindanlara atmayı en mühim vazifesi olarak belirlemiştir. Tıpkı Kırgızistan’daki eğitim sahasındaki bağımsız Sapat okullarının devlet tarafından el konulup Türkiye hükümetine devredilmesi gibi; Kazakistan da dış hükümetler için kendi içinde temizlik operasyonları yürütmektedir.

Bu sebepten ötürü, Orta Asya halklarının Çin karşıtı eğilimi, sokaktaki hoşnutsuzlukları ve protestoları; aslında kendi satılmış iktidarlarına, yozlaşmış ve dışa bağımlı sistemlerine karşı duyulan nefretin doğrudan ve kanlı bir sembolüne dönüşmüştür. Halk Çin’in istilasından ne denli nefret ediyorsa, Çin’e devleti satan kendi hükümetinden ve memurlarından da o denli nefret etmektedir[35]. Bu vaziyet; demokrasiyi reddeden iktidarların, nihayetinde yeni nesil bir sömürgeciliğin kuklalarına dönüşmesinin en tipik tarihi manzarasıdır.

Sonuç

Hülasa ifade etmek gerekirse; Çin’in Orta Asya’daki siyasi ve ekonomik yayılmacılığı sadece basit bir kısa vadeli yatırım planı olmayıp, aksine son derece sistemli ve uzun vadeli bir jeopolitik yutma stratejisidir. Bu sadece tabii kaynaklar ve madenler üzerinde bir rekabetle sınırlı değildir. Çin’in asıl maksadı; koca bir bölgenin etnik kimliğini, tarihi rıhtımını zayıflatmak; halklar arasındaki İslami ve Türki damarı kesip atmak ve nihayetinde siyasi, ekonomik ve kültürel yönden tamamen kendisine bağımlı kılarak devlet bağımsızlığını imha etmeyi nişan alan yeni nesil bir sömürgecilik hareketidir.

19 Atajurt aktivistinin Çin’in tek bir notasıyla kendi ülkelerinde ağır suçlarla zindanlara atılması; bu jeopolitik mağlubiyetin ve devlet egemenliğinin yok oluşunun en canlı ve kanlı ispatıdır. Yargı yoluyla kendi halkını Çin’in talebi doğrultusunda cezalandıran Kazakistan hükümeti; devletin varlık sebebi olan en temel ahlaki esası, yani “vatandaşlarını koruma” prensibini tamamen ayaklar altına almıştır. Devlet rehberlerinin kendi halkının, kendi annelerinin ve zindanlarda azap çeken kardeşlerinin kanlı feryadını boğup; Çin’in devlet menfaatini ve sermayesini koruması, siyasi yapının ne denli çürümüş, satılmış ve zayıflamış olduğunu tüm dünyaya ifşa etmiştir. Bu sadece yerel bir mahkeme davası olmayıp; aksine Çin’in Orta Asya’daki tam siyasi galibiyetinin ve Orta Asya devletlerinin yeni nesil sömürge devrine tamamen adım attığının tarihi bir abidesidir[36].

Eğer Kazakistan ve diğer Orta Asya devletleri halihazırdaki gibi devam eder; sürekli surette Çin’in diplomatik baskısına ve parasına baş eğip kendi halkının hürriyetini ve insan haklarını kurban etmeyi, hak sözü söyleyen vatandaşlarını zindanlara atarak bastırmayı sürdürürse; toplumdaki bu gizli hoşnutsuzluk ateşi ve kanlı gazap daha da büyüyecek, gelecekte dizginlenemez ve önlenemez siyasi ve toplumsal devrimlere, kanlı patlamalara yol açacaktır. Devlet ahlaktan, hükümet halktan ve adli sistem adaletten koptuğu vakit; hiçbir dış sermaye yahut şiddetli askeri baskı o iktidarın yıkılışını ve zevalini durduramaz. Doğu Türkistan halkının asırlardır çektiği dert ve elem ile onları savunan Orta Asya’daki cesur halkların döktüğü gözyaşı ve kan; şüphe götürmez bir biçimde gelecekteki tarihi ve jeopolitik büyük değişimlerin en temel ve kudretli hareketlendirici gücü olacaktır.

Kaynakça:

1        Lillis, Joanna. Kazakhstan: Nations in Transit 2017 Country Report. Freedom House, 2017.

2        Djumanova, Munisa. Why Has Central Asia Resisted Democratization? Yale Journal of International Affairs, Volume 21, Issue 1, December 7, 2025.

3        Kassenova, Nargis. Kazakhstan: An Aspiring Middle Power in the Heart of Eurasia. Belfer Center for Science and International Affairs, Harvard Kennedy School, Spring 2026.

4        Anonymous Author. Diasporic geopolitics and differentiated policies of transnational repression. Taylor & Francis Online, 2026.

5        Baş, Doğukan. Rising Sinophobia in Kyrgyzstan: The Role of Political Corruption. M.Sc. Thesis, Middle East Technical University (METU), September 2020.

6        Temerko, Anastasia. Anti-China Protests in Kazakhstan: Signaling the Slowdown of the Belt and Road Initiative? Atlas Institute for International Affairs, 2025.

7        Karibayeva Meyer, Akbota. SPECIAL REPORT: Public Attitudes Toward China in Central Asia. Caspian Policy Center, May 11, 2020.

8        Kulintsev, Yuri V., et al. Sinophobia in the Post-Soviet Space. Russia in Global Affairs, No. 3 2020.

9        McGlinchey, Eric. Questioning Sinophobia in Central Asia. PONARS Eurasia Policy Memo, December 2019.

10      Shoraka, Madison. Kazakh Citizens protests against land bills, 2016. Global Nonviolent Action Database, Swarthmore College, 2017.

11      Columbia Global Freedom of Expression. The Case of Max Kebenuly Bokaev and Talgat Tulepkalievich Ayanov.

12      Plakhina, Yevgeniya. How Sinophobia is instrumentalized in Kazakhstan as a form of oppositional politics. Global Voices, 15 June 2021.

13      Umarov, Temur.  What’s Behind Protests Against China in Kazakhstan?  Carnegie Moscow Center, 2019.

14      Niyazbekov, Nurseit. Potential Democratizing Effects of Central Asian Anti-Chinese Sentiments. OSCE Academy in Bishkek, Policy Brief #55, January 2020.

15      RFE/RL’s Kyrgyz Service. Brawl Exposes Growing Anti-Chinese Sentiment In Kyrgyzstan. Radio Free Europe / Radio Liberty, 2026.

16      Bekmurzaev, Nurbek and Hioe, Brian. Clashes, protests, and raids: The story of backlash to China in Kyrgyzstan. Global Voices, 20 November 2025.

17      Svoboda, Emma. ***Has Kazakhstan Failed Xinjiang’s Ethnic Kazakhs?***. Lawfare, April 5, 2021.

18      Mukanova, Zarina. Introduction to Atajurt Human Rights activities in Kazakhstan. Remote Xuar, May 7, 2024.

19      Waldersee, Victoria and Dave, Paresh. YouTube takes down Xinjiang videos, forces rights group to seek alternative. Reuters, June 25, 2021.

20      Radio Free Asia. Freed Kazakh Activist Says Authorities Offered Plea Bargain to Placate China. August 22, 2019.

21      Agence France-Presse. Xinjiang activist freed in Kazakh court after agreeing to stop campaigning. The Guardian, August 16, 2019.

22      Schenkkan, Nate, et al. Perpetrators and methods of transnational repression and possible counter strategies. European Parliament Directorate-General for External Policies, January 2026.

23      Mukankyzy, Maqpal, et al. China’s Diplomatic Pressure Looms Over Case Against Xinjiang Activists In Kazakhstan. Radio Free Europe / Radio Liberty, January 19, 2026.

24      Corley, Felix. KAZAKHSTAN: Husband jailed in Xinjiang, wife to be jailed from 2027. Forum 18 News Service, 17 April 2026.

25      IPHR & KIBHR. Criminalising Peaceful Protest: Kazakhstan’s Case Against Atajurt Activists. January 15, 2026.

26      Amnesty International. Kazakhstan: Sentencing of 19 activists over peaceful Xinjiang protest a travesty of justice. Press Release, 14 April 2026.

27      Human Rights Watch. Kazakhstan Jails Activists for Peaceful Xinjiang Protest. Dispatches, April 13, 2026.

28      FIDH & OMCT. Kazakhstan: Alarming arbitrary arrest, detention and judicial harassment of 19 human rights activists, including seven-month-pregnant Nazigul Maksutkhan. Urgent Appeal, 2 February 2026.

29      IPHR. Kazakhstan: Convictions of Atajurt Activists Reflect Misuse of Criminal Law to Silence Dissent. April 14, 2026.

30      Kang, Dake. Kazakhstan sentences 19 for protest against repression in China’s Xinjiang region. The Associated Press (AP News), April 16, 2026.

31      Howard, Angela and Burnham, Jack. China Uses Political Leverage To Influence Foreign Courts. Foundation for Defense of Democracies (FDD) Policy Brief, April 15, 2026.

32      Weitz, Richard. Sino-Russian Interactions Regarding Central Asia: Preliminary Summary. Hudson Institute, July 21, 2025.

33      CIVICUS Monitor. Kazakhstan: Pressure on media, LGBTQI+ “propaganda” law, and criminal cases against activists. January 27, 2026.

34      Human Rights Watch. World Report 2026: Kazakhstan. 2026.

35      Koçak, Muhammet and Gürel Yeşilçimen, Gökçen. Kazakhstan’s Anti-China Protests: Implications for the Belt and Road Initiative in Central Asia. Alternatif Politika, 2024.

36      Freedom Now. Kazakhstan: Freedom Now Condemns Sentencing of 18 Human Rights Activists. April 13, 2026.