Yazar: Ramananda Sengupta
Arslan Hidayat’a göre Sincan’ın —kendi deyimiyle Doğu Türkistan’ın— hikayesi sadece bir dini zulüm meselesi değil; o bunun bir "sömürge" meselesi olduğunu vurguluyor.
Virginia, Arlington’dan konuşan ve "Kashgar Times" gazetesinin kurucularından biri olan Hidayat, bu krizin köklerini Çin Komünist Partisi'nin bölgeyi kontrol altına aldığı 1949 yılına dayandırıyor. Bugün dünya burayı Çin'in kuzeybatısında yer alan; Hindistan, Pakistan, Orta Asya ve Rusya ile komşu olan geniş bir bölge —"Şincan"— olarak biliyor. Ancak Hidayat’a göre bu isimlendirmenin kendisi siyasidir.
Hidayat, "O zamandan beri sömürge altındayız," diyor.
Geçtiğimiz on yılda dünyanın dikkatini çeken asıl mesele, toplu gözaltı raporları oldu. Hidayat; Uygurların ve diğer Türk dilli Müslümanların "toplama kampları" olarak tanımladığı yerlere, hapishanelere ve zorunlu çalışma kamplarına gönderildiğini, çoğu durumda bunun sadece Müslüman oldukları için yapıldığını ileri sürüyor.
Zulmün sadece gözaltılarla sınırlı kalmadığını belirtiyor. Sakal bırakmak, başörtüsü takmak ve hatta sıradan İslami selamlaşmalar gibi günlük inanç ifadeleri yasaklanmış durumda. Camilerin yıkıldığını, kapatıldığını veya başka amaçlarla kullanılmak üzere dönüştürüldüğünü söylüyor.
Bazı bölgelerde açık kalan camilerin sıkı kontrol altında olduğunu ve bazen dışarıdan gelenlere dini faaliyet varmış gibi göstermek için "ücretli aktörler" kullanıldığını iddia ediyor.
Eskiden kısıtlamalara maruz kalan Ramazan orucunun, şimdi fiilen tamamen yasaklandığını savunuyor. Gözetleme her yere yayılmış durumda; yetkililer dini faaliyetlerde bulunanları tespit etmek için evleri, iş yerlerini ve okulları izliyor. Gün içinde yemek yerken tereddüt etmek gibi küçük hareketler bile sorgulama sebebi olabiliyor.
Gözaltı merkezlerinin içinde Hidayat, ideolojik zorlamalar hakkındaki tanıklıkları aktarıyor. Tutukluların İslam dininden vazgeçmeye, Çin devletine ve liderliğine sadakat yemini etmeye zorlandığını söylüyor. Aktardığı bir tanıklıkta, bir kadının kötü muamele görürken "Allah" diye haykırdığı için darp edildiği anlatılıyor. Bu olay aracılığıyla, dini kimliği yok etmek için sistematik bir çaba sarf edildiğini vurguluyor.
Dinin yanı sıra, nüfus yapısını değiştirme projesinin varlığını ileri sürüyor. Uygur kadınlarının Çinli erkeklerle evlenmeleri için baskı gördüğünü, aynı zamanda bölgeye yoğun şekilde yerleştirilen Çinli nüfusun bölgenin etnik dengesini değiştirdiğini iddia ediyor.
Bahsettiği Çin istatistiklerine göre, eskiden mutlak çoğunluğu oluşturan Uygurlar, şu an nüfusun sadece yaklaşık yarısını teşkil ediyor.
Siyasi açıdan Hidayat, "ayrılıkçılık" etiketini reddediyor. Bağımsızlık talep eden Uygurların kendilerini devletten ayrılanlar olarak değil, işgale karşı direnenler olarak gördüğünü söylüyor. Bu meseleyi diğer tartışmalı bölgelere benzetiyor ve meselenin "özerklik" değil, "egemenlik" meselesi olduğunu ifade ediyor.
Anlatımları aynı zamanda derin bir kişisel etkiye sahip. Eşinin aile üyeleri 2017 yılında gözaltına alınmış. Bazıları daha sonra serbest bırakılmış olsa da, iletişim hala sıkı kontrol ediliyor ve polisin aracılık ettiği, gözetim altındaki telefon görüşmeleriyle sınırlı tutuluyor. Diğerlerinin ise hala kamplarda olduğunu söylüyor.
Tehlikelere rağmen Hidayat konuşmaya devam ediyor. Yurt dışındaki Uygur aktivistlerin uluslararası baskılara maruz kaldığını, eleştirileri susturmak için memleketlerindeki akrabalarının tehdit edildiğini anlatıyor.
Onun için bu bir varoluş meselesi: kültür, inanç ve kimlik. Siyasi değişim ister hızlı gelsin ister gelmesin, çabanın mutlaka devam etmesi gerektiğini söylüyor.