Yazar: Michael Arkush
19 Mayıs 2026
2024 yazında, eski Kansas Valisi ve Senatörü Sam Brownback ile birlikte, Çin'deki dini özgürlük mücadelesini konu alan ve geçen hafta yayımlanan bir kitap üzerinde çalışmaya başladım. Bunun sadece sıradan bir iş olduğunu, daha fazlası olmayacağını düşünmüştüm. Din benim için hiçbir zaman pek önem taşımamıştı; daha çok sporla ilgileniyordum ve geçmişte Phil Jackson, Scottie Pippen, Sugar Ray Leonard ve diğer isimlerle birlikte ortak kitaplar yazmıştım.
Yanılmışım. Bu sadece sıradan bir iş değildi. Bu gerçeği, Çin'in kuzeybatısındaki çoğunluğu Müslüman olan Uygur halkının bir üyesi olan Mihrigül Tursun ile konuştuğumuz o akşam anladım. Şi Cinping yönetimindeki Çin hükümeti; Uygurları kitlesel gözaltılara, gözetlemeye ve kültürleri ile inançlarını yok etmeye yönelik sistemli bir kampanyaya maruz bıraktı. 36 yaşındaki Tursun bize, üçüz bebeklerinden yeni doğan bir oğlunun Çin Komünist Partisi tarafından öldürüldüğünü ve kendisinin toplama kamplarında işkence gördüğünü anlattı. Sağ kulağındaki işitme yetisinin neredeyse tamamını kaybetmişti. Tursun'un gece yarısı çığlıklar atarak uyanması ve "Tanrı canımı alsa daha mı iyi olurdu?" diye düşünmesi hiç de şaşırtıcı değil. "Hepsini öldürmek, Çin hükümetini tamamen yok etmek istedim" dedi. Bu röportajdan sonra içimi büyük bir öfke kapladı; onun maruz kaldığı bu acılar için adalet aranması arzusuna yenik düştüm.
"Sıradan bir işten" bu denli büyük bir öfkeye nasıl dönüşmüştüm? Bunun, aldığım Yahudi eğitimiyle (Kudüs'teki Ağlama Duvarı'nda gerçekleştirdiğim iki bar mitzvah törenimden ilki de dahil) ve yarım asır önce Sovyetler Birliği'nden kaçmak isteyen Yahudi "refusenikler" (göç izni verilmeyenler) için verdiğimiz mücadeleyle yakından ilgisi vardı. Çin Halk Cumhuriyeti'ndeki mücadele de özünde tamamen aynı: Dinleri yüzünden zulüm gören kahraman bireyler.
Tursun ile yaptığımız röportajdan sonra, Çin'in zulmüne uğramış bir mağdurla her konuştuğumda aklıma o Sovyet refusenikleri geldi. Broşür basıp dağıttığı için iki ayrı dönemde toplam yedi yıl hapis yatan 70 yaşındaki Falun Gong uygulayıcısı Wang Chunyan'ı ele alalım. Ya da ev kilisesinin (daha sonra adı Mayflower Kilisesi olarak değiştirilen) 63 üyesinin önce Güney Kore'deki bir adaya, ardından Tayland'a ve nihayetinde bugün yaşadıkları ve ibadet ettikleri Midland, Teksas'a kaçmalarına yardım eden 48 yaşındaki Rahip Pan Yongguang'ı ele alalım.
Ya da Tibet'in yüksek rütbeli lamalarından, bugün 75 yaşında olan Arjia Rinpoche'yi ele alalım; 1958 yılında henüz 8 yaşındayken, Çin askerleri çok sevdiği manastırından yaklaşık 500 rahibi tutuklamıştı ve bu rahiplerin birçoğundan bir daha haber alınamamıştı.
İki ay önce, 1970'li ve 80'li yıllarda Sovyetler Birliği'nde dokuz yıl hapis yatan ünlü refusenik Natan Sharansky ile konuştum. Ona, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki bizlerin neden Çin'deki baskılara önem vermemiz gerektiğini sordum. Şu an İsrail'de yaşayan 78 yaşındaki Sharansky, "Önem vermelisiniz çünkü siz bu dünyanın bir parçasısınız, onlar da bu dünyanın bir parçası" dedi. O konuşurken, Mart 1978'de Ann Arbor'daki üniversite gazetem Michigan Daily için Sharansky'nin eşi Avital hakkında yazdığım bir haber aklıma geldi.
Avital, bir yıl önce tutuklanan ve vatana ihanetle suçlanan eşi ile diğer Sovyet muhalifleri için destek topluyordu. Yakın zamanda o makaleyi yeniden buldum. Bir tercüman aracılığıyla şunları söylemişti: "Mektup yazmak yetmez. Bu ülkedeki tüm Sovyet vatandaşlarına tavrınızın ne olduğunu göstermelisiniz. Ne kadar çok protesto ederseniz, durum o kadar iyiye gidecektir."
Avital'ın söyledikleri bugün her zamankinden daha geçerlidir. Ülkemizin kurucularının öngörüsü sayesinde dini özgürlüğe sahip olan bizler, mutlaka sesimizi yükseltmeliyiz. Bunun Çin ile olan ekonomik ilişkilerimize zarar verip vermeyeceği umurumda değil. Başkan Kennedy'nin Haziran 1963'te Amerika'daki sivil haklar mücadelesi hakkında söylediği gibi: "Öncelikle ahlaki bir meseleyle karşı karşıyayız." Çin; Uygurlar, Falun Gong ve Tibet halkı olmak üzere üç gruba karşı kitlesel zulümler gerçekleştiriyor. Ne tuhaf ve ne acıdır ki, Amerika Birleşik Devletleri de dahil olmak üzere dünya sessiz kalıyor. Yine de umudumu kaybetmiyorum; geçmişte de hiç beklenmedik yerlerde umut ışığı görmüştüm.
Eylül 2016'da bir cuma gecesi, Moskova'dan yaklaşık iki saat uzaklıktaki Tver şehrinde bir sinagoga gittim. Orada sadece dokuz erkek vardı ve bir Ortodoks sinagogunda cemaatle ibadet edebilmek (buna "minyan" denir) için en az 10 Yahudi erkeğin bulunması gerekiyordu. Benim katılımımla sayıları 10'a ulaştı. Birlikte dua edebilmelerini sağladığım için kelimelerle tarif edilemez bir şekilde duygulandım ve lisedeki öğretmenimin Sovyetler Birliği'ndeki Yahudilerle buluştuğu günlerden bu yana ne kadar uzun bir yol katettiğimizi düşündüm.
Bu ilerlemede hiç şüphesiz Başkan Reagan, Papa II. Jean Paul ve Mihail Gorbaçov'un payı çok büyüktü. 1970'lerde Sovyetler Birliği'ndeki Yahudiler için durum ne kadar karanlık görünüyorsa, bugün Çin'deki inançlı insanlar için de o kadar karanlık görünüyor. Ancak işler değişebilir. Eğer ayağa kalkar ve asla vazgeçmezsek.
Michael Arkush, Los Angeles Times'ın eski bir yazarıdır.
https://www.latimes.com/opinion/story/2026-05-19/chinese-oppression-uyghurs-tibet-falun-gong