2015 Erawan türbesi bombalama davasında sanık olan Bilal Muhammed (ortada) ve Yusufu Mieraili (arka sağda), 16 Şubat 2016'da Bangkok'taki bir askeri mahkemeye geliyorlar. Arşiv fotoğrafı: Nicolas Asfouri/AFP.
Turkistan Times, 13 Haziran 2026 — Tayland mahkemesi, 2015 yılında Bangkok’taki Erawan Tapınağı’na düzenlenen bombalı saldırı gerekçesiyle yargılanan iki Uygur Türküne hapislerde geçen işkence dolu on bir koca yılın ardından idam cezası verdi. Uluslararası insan hakları örgütleri ve Doğu Türkistan sevdalıları, hiçbir somut delile dayanmayan bu kararın, Çin’in siyasi ve ekonomik baskıları altında ezilen Tayland yargısının eliyle işlenmiş açık bir hukuk cinayeti olduğunu haykırarak karara sert tepki gösterdi.
11 Haziran 2026 Perşembe günü Bangkok Güney Ceza Mahkemesi, Bilal Muhammed (Adem Karadağ) ve Yusuf Mieraili’yi, 20 kişinin hayatını kaybettiği ve 120’den fazla kişinin yaralandığı 17 Ağustos 2015 tarihli patlamayı gerçekleştirmekten suçlu buldu. Mahkeme, bu ağır cezayı sadece on kadar şüpheli tanık ifadesine dayandırırken; mazlum Doğu Türkistanlılar masum olduklarını haykırmaya devam etti. Karar yüzlerine okunduğunda Yusuf Mieraili’nin mahkeme salonunda İngilizce ve Tayca, "Bu büyük bir adaletsizlik! Ben hiçbir şey yapmadım, Tayland adalet sistemi çökmüştür!" feryatları yankılandı. Doğu Türkistan hak savunucuları, en temel savunma ve adil yargılanma haklarının ayaklar altına alındığı bu davanın, Pekin’in Tayland üzerindeki kirli jeopolitik gölgesinin bir sonucu olduğunu vurguladı.
Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu (FIDH) tarafından yayımlanan kapsamlı basın açıklamasına göre, Paris merkezli küresel izleme örgütü, uluslararası adil yargılanma standartlarından tamamen uzak olan bu karardan derin bir üzüntü duyduğunu bildirdi. FIDH Başkan Yardımcısı Teppei Ono, on yılı aşkın süredir her türlü insani haktan mahrum bırakılan bu iki mazlumun şimdi de en temel hak olan yaşama hakkının ellerinden alınmak istendiğini belirtti. Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu (WGAD) da Ağustos 2025’te resmi bir karar alarak bu iki Uygur Türkünün 11 yıldır hücrelerde tutulmasını "keyfi ve hukuksuz" ilan etmişti. FIDH; sanıkların makul sürede yargılanma hakkının çiğnendiğini, dahası Eylül 2015'te sahte itiraflar koparmak için Tayland polisince ağır işkencelere maruz bırakıldıklarını aktardı. Ancak Tayland mahkemesi, bu işkence iddialarını "yetersiz delil" diyerek arsızca görmezden geldi.
Özellikle 2013 ve 2014 yıllarından bu yana, binlerce Uygur Türkü Çin’in Doğu Türkistan’da uyguladığı sistematik soykırım ve zulümden kaçarak canlarını kurtarmak amacıyla yollara düşmüştü. Tek hayalleri, öz kardeşleri olarak gördükleri Türkiye’ye ulaşmaktı. Bu uğurda Güneydoğu Asya’nın balta girmemiş ormanlarını, Malezya ve Tayland gibi ülkelerin tehlikeli sınırlarını aşmaya çalıştılar. Tayland’ın daha önce vahşice Çin’e iade ettiği ve bugün düzmece bir dava ile idama mahkum ettiği o Uygur Türkleri de işte bu büyük, acılı hicret dalgasının, özgürlük arayan o mazlum ruhların birer parçasıydı. Onlar katil değil, sadece hayatta kalmaya çalışan mültecilerdi.
Radio Free Asia (RFA) tarafından geçilen detaylı habere göre, Uluslararası Uygur İnsan Hakları ve Demokrasi Vakfı (IUHRDF) Başkanı, Doğu Türkistan’ın sembol ismi Rebiya Kadeer, yargı sürecine olan derin inançsızlığını dile getirdi. Kadeer, 2015’teki patlamanın büyük bir trajedi olduğunu ve kurbanların ailelerinin gerçek adaleti hak ettiğini belirtirken, "Ancak adalet, şaibeli süreçler ve işkenceyle koparılan ifadeler üzerine inşa edilemez," dedi. Avukat Choochat Kanpai ise mahkemenin sanıklara yapılan kötü muameleyi hiç hesaba katmadığını, 30 gün içinde bu adaletsiz karara itiraz ederek davayı temyize götüreceklerini açıkladı. Muhabirler Pimuk Rakkanam ve Tahir Hamut İzgil’in Reuters ile AFP gibi saygın küresel ajanslara dayandırdığı raporlar, dil çevirmeni eksikliği ve pandemi gibi bahanelerle davanın on yıl boyunca nasıl kasten uzatıldığını gözler önüne serdi.
Türkiye, dünya genelindeki Doğu Türkistan davası ve Uygur Türkleri için her zaman en güvenli liman, en büyük hicret diyarı ve en güçlü diaspora merkezi olmuştur. Ancak ne yazık ki son dönemlerde, Ankara'nın Pekin ile geliştirdiği diplomatik ve ekonomik yakınlaşma politikaları nedeniyle Uygur davası Türkiye'nin ana gündeminden yavaş yavaş düşürülmüştür. Dahası, son yıllarda uygulamaya konulan "G87" (genel güvenlik tehdidi) gibi muğlak tahdit kodları yüzünden, Türkiye’de yaşayan pek çok mazlum Uygur Türkü hiçbir somut suçlama olmaksızın geri gönderme merkezlerinde tutuklanmakta, sınır dışı edilme korkusuyla yaşamaktadır. Bir zamanlar "öz yurt" bilinen bu topraklarda, Uygur kardeşlerimiz arasında ne yazık ki derin bir güvensizlik ve geleceğe dair büyük bir endişe ortamı peydah olmuştur.
Tayland makamlarının ellerinde hiçbir kesin, şüphe götürmez adli ve somut kanıt olmadan iki insanı 11 yıl rehin tutup, bugün aniden idam kararı vermesi akıllarda büyük soru işaretleri doğurmaktadır. İnsan hakları savunucuları, Bangkok’un bu ani kararının arkasında Pekin’in milyarlarca dolarlık ekonomik rüşvetleri ve siyasi baskılarının yattığından emin. Tayland’ın bu kirli sicili ilk de değil. Hatırlanacağı üzere Tayland, Temmuz 2015’te 109 Uygur Türkünü, Birleşmiş Milletler’in tüm çığlıklarına rağmen zincirlere vurarak uçaklarla Çin cellatlarına teslim etmişti. Benzer şekilde, Şubat 2025’te de 40 Uygur Türkü yine Tayland tarafından Çin’e iade edilmiş ve BM bu barbarlığı lanetlemişti.
Avustralya Uygur Derneği’nden Bahtiyar Bora, Çin Dışişleri Sözcüsü Lin Jian’ın kararı sevinçle karşılayarak Tayland’ı "katilleri cezalandırdığı için" övmesini, Pekin’in mazlum Uygurları dünyada "terörist" gibi gösterme politikasının bir parçası olarak yorumladı. Rebiya Kadeer’in de RFA’ya belirttiği gibi, Tayland’ın bu hamleleri, uluslararası insan hakları yükümlülüklerinin değil, Pekin ile kurulan kirli ticari ortaklıkların bir diyetidir. Doğu Türkistan davası için bu karar, adaletin jeopolitik menfaatlere kurban edildiği simsiyah bir gün olarak tarihe geçmiştir.