Çin’in Uygurlara Yönelik Zulmünün On Yılı ve Sınır Aşan Baskı

Çin’in Sınır Ötesi Takip Mekanizması ve Uygur Diasporasının Karşı Karşıya Olduğu Sistematik Yalnızlaştırma

Türkistan Times, 7 Eylül — İstanbul: 5 Eylül 2026’da Save Democracy (Demokrasiyi Kurtar) podcastinin sunucusu Katherine Davies ile İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) Çin araştırmacısı Yalkun Uluyol arasında önemli bir söyleşi gerçekleştirildi. Söyleşide, Çin hükümetinin Uygur Özerk Bölgesi’nde yürüttüğü sistematik baskı ve soykırım politikalarının şiddetli biçimde artırılmasının üzerinden on yıl geçmesi vesilesiyle, Çin’in zulüm ve takip ağını bölge sınırlarının ötesine taşıdığı ve demokratik ülkelerdeki Uygur diasporasını sınır aşan baskılarla sistematik biçimde yalnızlaştırdığı ele alındı.

Yalkun Uluyol’un aktardığına göre İnsan Hakları İzleme Örgütü, Ağustos 2026’nın başlarında Çin’in sınır aşan baskı politikası hakkında yeni bir özel rapor yayımladı. Nisan ve Mayıs 2026’da Avustralya’da gerçekleştirilen kapsamlı mülakat ve araştırmalara dayanan rapor, Çin’in demokratik ülkelerde yürüttüğü insan hakları ihlallerini ayrıntılı biçimde ortaya koydu.

Uygur bölgesindeki mevcut duruma bakıldığında, çok sayıda bağımsız kaynak 2014’ten itibaren bir milyondan fazla Uygurun yüksek teknolojili gözetim altında kamplara kapatıldığını bildirdi. Uygurların dinlerini ve dillerini özgürce yaşatmaları engellenirken, zorla çalıştırma ve zorlayıcı doğum kontrolü politikaları yoğunlaştırıldı. Çinli yetkililer bu uygulamaları “terörle mücadele” ve “mesleki eğitim” olarak meşrulaştırmaya çalışsa da uluslararası toplum bunları insanlığa karşı suç olarak nitelendirerek kınamayı sürdürdü.

Uluyol’un anlatımına göre baskının en sert aşaması Ağustos 2016’da başladı. Çin hükümeti bu tarihten itibaren Uygurları, Kazakları ve diğer Türk halklarına mensup Müslümanları geniş çapta hedef alarak keyfî gözaltı, uzun süreli hapis cezaları, ailelerin parçalanması ve Çin kültürüne zorla asimilasyon politikaları uygulamaya başladı. Aynı zamanda bölge dış dünyadan bütünüyle tecrit edildi ve bölge sakinlerinin yurt dışındaki akrabalarıyla iletişim kurması ağır bir suç olarak değerlendirildi.

İletişimi sistematik biçimde kesme politikası, yurt dışında yaşayan çok sayıda Uyguru yakınlarından tamamen habersiz bıraktı. Uluyol, son araştırmasında birçok Uygurun on yıllık ayrılığın ardından ailesiyle yeniden bir araya gelmeye çalıştığını, ancak Çin hükümetinin diasporanın bu kırılganlığından yararlanarak yurt dışında da baskı uyguladığını ve onların ifade özgürlüğü ile aile hayatı hakkını ihlal ettiğini vurguladı.

Uluyol, kendi yaşadıklarını örnek göstererek bu sistematik suçların bir aileyi nasıl yıkıma sürüklediğini anlattı. 2016’da Türkiye’de öğrenim gören sıradan bir uluslararası öğrenciydi. O yıl yaz aylarında memleketine yaptığı ziyaret, onun son ziyareti oldu. Eylül 2016’dan itibaren memleketindeki akraba ve arkadaşları onu Çin’in sosyal medya platformlarından silmeye başladı. Telefon ettiğinde sesini duyar duymaz telefonu kapatıyor ve “Bizi bir daha arama” diyorlardı.

Bu sistematik iletişim kesintisi nedeniyle Uluyol bütün ailesi ve yakın çevresiyle bağlantısını kaybetti. Büyükannesi 2018’de, büyükbabası ise 2022’de hayatını kaybetti. Büyükannesinin ölümünden önceki iki yıl boyunca onun sesini duyamadı ve vefat haberini babasından ancak büyük güçlüklerle öğrenebildi. Bu trajedi bugün binlerce Uygur diasporası mensubunun yaşadığı ortak bir kader hâline geldi.

Uluyol’un babası Memet Yaqup, Kumul’dan Guangzhou’ya kavun taşıyan ve Güneydoğu Asya’ya kavun ihraç eden sıradan bir tüccardı. Siyasi açıdan hedef alınmasını gerektirecek hiçbir özelliği yoktu; yalnızca ailesini geçindirmeye çalışan eğitimli bir yurttaştı. Buna rağmen Haziran 2018’de aniden kayboldu. Uluyol’un babasının hayatta olup olmadığını öğrenmesi tam iki yıl sürdü.

Uluyol 2020’de babasının Kumul’daki bir siyasi yeniden eğitim kampında tutulduğunu öğrendi. İki yıl sonra, 2022’de ise babasının 16 yıl, dayısının da müebbet hapis cezasına çarptırıldığını tespit etti. Hangi suçlamalarla cezalandırıldıkları, mahkemeye çıkarılıp çıkarılmadıkları ve avukatlarının bulunup bulunmadığı hâlâ bilinmiyor. Aileleri hiçbir hukuki süreçten yararlanamadı. Uluyol, 2024’ten bu yana babasının sağlık durumu ve nerede tutulduğu hakkında hiçbir yeni bilgi alamadı.

Uluslararası baskı ve ortaya çıkan deliller nedeniyle Çin hükümeti, son yıllarda Uygur bölgesindeki durumun “normalleştiğini” göstermek amacıyla propaganda ziyaretleri düzenlemeye başladı. Diplomatları, basın mensuplarını ve yabancı ülke vatandaşlığına sahip bazı Uygurları sıkı gözetim altında gerçekleştirilen göstermelik gezilere davet ederek, sistematik baskı altında yaşayan Uygurları “dans eden egzotik varlıklar” gibi göstermeye çalıştı.

Bu göstermelik propaganda gezilerine katılan Uygurlar, havaalanından alınarak iki haftalık sıkı biçimde düzenlenmiş programlar kapsamında dolaştırılıyor. Yabancı ülke vatandaşı olan Uygurlar dahi gezi sırasında kendi aralarında yalnızca Çince, yani Mandarin konuşmaya zorlanıyor. Dini özgürlüğün varlığını göstermek amacıyla kendilerine seçilmiş camiler gösterilse de bazı katılımcılar kendi imkânlarıyla gittikleri başka camilerin kapalı olduğunu gördü. Bu faaliyetler yalnızca Çin’in işlediği suçları gizlemek amacıyla tasarlandı.

Uluyol daha vahim bir durumu da ortaya çıkardı. Avustralya pasaportuyla yakın zamanda memleketlerine giderek akrabalarını ziyaret eden, siyasi faaliyetlerde bulunmayan sıradan Uygurlarla yaptığı görüşmelerde, bu kişilerin Çin polisi tarafından ağır sorgulamalara maruz bırakıldığını tespit etti. Görüşülen kişilerden biri 12’den fazla kez sorgulandığını ve sorgulardan birinin yedi saatten uzun sürdüğünü söyledi. Polis, özellikle Avustralya’dakiler olmak üzere yurt dışında yaşayan Uygur aktivistlerin adres ve telefon numaralarını istedi; ayrıca görüşülen kişileri kendilerinin ve ailelerinin güvenliğiyle tehdit etti.

Bu sistematik sınır aşan baskılar yalnızca siyasi aktivistlerle sınırlı kalmadı. Batı ülkelerinde Uygur ana dilini ve kültürünü korumak amacıyla kurulan hafta sonu okulları da hedef alındı. Çin hükümeti bu kültürel bağları diaspora içindeki birliği güçlendiren alanlar olarak görüyor; bu nedenle söz konusu okullar hakkında bilgi toplamaya ve çalışmalarını engellemeye çalışıyor. Uygur bölgesinde ise eğitim bütünüyle Çinceye zorlandığı için sokaktaki çocukların bile ana dillerini konuşamaz hâle geldiği belirtiliyor.

Çin’in sınır ötesi baskısı yeni hukuki mekanizmalar yoluyla daha da kurumsallaştırılıyor. Çin hükümeti Temmuz 2026’da “Etnik Birlik ve İlerlemeyi Teşvik Etme Yeni Yasası” adlı bir düzenlemeyi yürürlüğe koydu. Bu yasa, etnik birliği bozduğu ileri sürülen kişileri, söz konusu eylemler yurt dışında gerçekleştirilmiş olsa dahi cezalandırma yetkisinin Çin’e ait olduğunu iddia ediyor. Çin böylece kendi yasalarının ülke sınırlarının dışında da geçerli olduğunu göstermeye çalışıyor.

Bu yasaların mağdurları arasında Çin vatandaşı uluslararası öğrenciler de bulunuyor. Fransa’da öğrenim gören ve Tibetlilerin haklarını savunan Tara Zhang Yadi adlı genç Çinli öğrenci, Çin’e döndüğünde derhâl gözaltına alındı ve uzun süreli hapis cezasıyla karşı karşıya kaldı. Bu durum, Çin hükümetinin yalnızca Uygurları değil, resmî olarak savunduğu ideolojiden uzaklaşarak yurt dışında görüşlerini açıklayan her yurttaşını cezalandırdığını gösteriyor.

Uluyol, Çin’in neden bu denli olağanüstü ölçekte baskı uyguladığını açıklarken bu durumu Çin Komünist Partisinin kendi iktidarının güvenliğine ilişkin ağır “paranoyası” olarak tanımladı. Xi Jinping döneminde Çin son derece otoriter bir devlete dönüştü. Çin Komünist Partisinin mutlak liderliğine ve ideolojik birliğine tehdit olarak görülen her kimlik—Uygur kimliği, Tibetli rahiplerin dini özgürlüğü, yeraltı Katoliklerinin inancı veya Çin’in “sıfır COVID” politikasına karşı boş kâğıtlar kaldırarak gösteri yapan üniversite öğrencileri—derhâl baskının hedefi hâline geliyor.

Çin’in son beş yılda Hong Kong demokrasisini bütünüyle ortadan kaldırması, otoriterleşmenin hızını gösteriyor. Hong Kong’da ulusal güvenlik yasasının kabulünün altıncı yılında insanlar, yalnızca geçmişteki Tiananmen katliamının kurbanlarını andıkları için uzun süreli hapis cezalarına çarptırılıyor. Apple Daily gazetesinin kurucusu Jimmy Lai ise yalnızca görevini yaptığı ve gerçekleri haberleştirdiği için 20 yıl hapis cezasına mahkûm edildi.

Sınır aşan baskı yalnızca Çin hükümetine özgü bir uygulama değildir. Rusya ve İran gibi diğer otoriter devletlerin demokratik ülkelerdeki muhalifleri susturmak için kullandığı yeni bir küresel tehdide dönüşmüştür. Bu sistematik korkutma ve zulüm, birçok ülkenin hukuk sistemindeki boşluklardan yararlanılarak gerçekleştiriliyor. Çok sayıda demokratik hükümet yabancı müdahalesine karşı bazı mekanizmalar oluşturmuş olsa da bu baskılar çoğu zaman mevcut ceza hukuku düzenlemelerinin kapsamına bütünüyle girmiyor. Bu nedenle sınır aşan baskıyla mücadeleye yönelik özel yasalar hazırlanmalıdır.

Uluyol ayrıca uluslararası toplumun Çin’in zorla çalıştırmaya dayalı ürünlerini kısıtlaması gerektiğini belirtti. Uygur bölgesi Çin pamuğunun yüzde 80’ini, dünya pamuk üretiminin yüzde 25’ini, küresel alüminyumun yüzde 10’unu ve güneş enerjisi panellerinin yüzde 35’ini sağlayan büyük bir üretim merkezidir. Bu ürünlerin arkasında binlerce Uygurun zorla çalıştırılması bulunmaktadır. Batılı hükümetler, sistematik kısıtlama yasaları yoluyla bu suça ortak olmaktan kaçınmalıdır.

Söyleşinin sonunda İnsan Hakları İzleme Örgütü araştırmacısı, demokratik toplumların bütün üyelerini yurt dışında yaşayan Uygur, Tibetli ve Hong Konglu komşularıyla yakından iletişim kurmaya, hâl ve hatırlarını sormaya ve onlarla dayanışma göstermeye çağırdı. Küçük bir sıcaklık ve ilgi dahi onlara özgür dünyada güvende oldukları hissini verebilir. Yurttaşlar ayrıca milletvekillerine mektup yazarak ve üzerlerinde baskı kurarak Çin’in insanlığa karşı suçlarını durduracak somut tedbirlerin uygulanmasını talep edebilir ve böylece zulmün sona ermesine katkıda bulunabilir.