Turkistan Times, 11 Eylül 2026
11 Eylül 2001’de Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleşen terör saldırıları, Çin’in Doğu Türkistan’daki baskı politikasını başlatmadı. Bu politikanın düşünsel ve idari zemini 1990’larda kurulmuştu. Saldırıların Pekin açısından asıl siyasi değeri başka yerdeydi: Daha önce “ayrılıkçılık” ve “yasadışı dinî faaliyet” olarak tanımlanan bir iç siyasi mesele, küresel “terörle savaş”ın parçası olarak yeniden sunulabildi. Böylece Uygurlara yönelik denetim yeni bir söz dağarcığı, uluslararası onay ve zamanla genişletilen bir hukuk zemini kazandı.
Bu makalenin temel savı, Çin hükümetinin 11 Eylül sonrasındaki ortamı birbiriyle bağlantılı dört biçimde kötüye kullandığıdır. Belirli silahlı grupların eylemleri bütün Uygur toplumuna mal edildi; barışçıl siyasi ifade, dinî pratik ve millî kimlik “aşırılık”la ilişkilendirildi; Doğu Türkistan İslami Hareketi’nin ETIM Amerikan ve Birleşmiş Milletler listelerine alınması iç baskının siyasi kanıtı gibi kullanıldı; olağanüstü ve geçici olması gereken güvenlik tedbirleri kalıcı gözetim, kitlesel alıkoyma ve kimliği dönüştürme sistemine çevrildi. Bu değerlendirme şiddet tehdidini inkâr etmez. Belirli bir suçun soruşturulması ile bir halkın topluca şüpheli sayılması arasındaki farkı kurar.
Makalede Çin hükümetinin resmî belgeleri, Şanghay İşbirliği Örgütü ve BM kayıtları, Amerikan mahkeme ve hükümet belgeleri ile İngilizce, Türkçe, Arapça, Çince ve Uygurca yayımlanmış araştırma ve haberler karşılaştırıldı. Çin’in resmî metinlerindeki sayılar ve nedensellik iddiaları bağımsız gerçekler olarak değil, devletin kendi politikasını nasıl meşrulaştırdığını gösteren kanıtlar olarak kullanıldı. Metinde “Doğu Türkistan” adı tercih edilmiştir; Çin’in resmî belgeleri bölgeyi “Sincan Uygur Özerk Bölgesi” olarak adlandırır.
Analizin anahtarı “güvenlikleştirme” kavramıdır. Bir siyasi iktidar bir meseleyi devletin ya da toplumun varlığına yönelik tehdit olarak sunduğunda, olağan siyaset ve hukukun dışına çıkan tedbirleri kabul ettirmesi kolaylaşır. Uygurlar hakkında Türkçe yayımlanan güncel bir çalışma, Çin örneğinde söylem ile uygulamanın birbirini beslediğini gösterir: Tehdit dili gözetim ve alıkoymayı meşrulaştırırken, genişleyen gözetim daha fazla insanı “tehdit” kategorisine sokar.[12]
11 Eylül öncesinde güvenlikleştirme
Baskının tarihini 2001’den başlatmak daha eski bir sürekliliği gizler. Pekin, 1990 Barın olayından sonra Doğu Türkistan’daki siyasi protestoları, bağımsız dinî örgütlenmeyi ve millî talepleri giderek “ayrılıkçılık” çerçevesinde birleştirdi. 1996’da başlayan “Sert Darbe” kampanyaları, din görevlilerinin yeniden eğitimi, camilerin idaresi ve Uygurca yayınlara getirilen sınırlamalar 11 Eylül’den önce de vardı. Human Rights Watch’un 2005 tarihli raporu, Uygur dinî hayatını izin, gözetim ve ceza yoluyla yöneten çok katmanlı bir yapıyı belgeledi.[7] Uluslararası zeminin de saldırılardan önce atılmış bir temeli bulunuyordu. Çin, Rusya ve dört Orta Asya devleti 15 Haziran 2001’de “Terörizm, Ayrılıkçılık ve Aşırılıkla Mücadele Şanghay Sözleşmesi”ni imzaladı.[1] Sözleşme, nitelikleri ve hukuki unsurları farklı olan üç kavramı tek bir iş birliği sistemi içinde bir araya getirdi. 11 Eylül bu nedenle yeni bir siyaset üretmedi; kurulmakta olan bölgesel güvenlik çerçevesini hızlandırdı ve ona küresel bir siyasi güç kattı.
Uluslararası Af Örgütü Mart 2002’de yayımladığı raporda bu sürekliliği dönemin içinden kayda geçirdi. Rapor, yeni terörle mücadele hükümleri ile “terörist, ayrılıkçı ve yasadışı dinî faaliyetler”e karşı yürütülen baskının iç içe geçmesinden kaygı duyarken devletlerin halkı şiddet suçlarından koruma görevini de tanıdı.[2] Buradaki ölçü nettir: Güvenliği sağlama görevi insan hakları hukukunun sınırlarını ortadan kaldırmaz.
Resmî dilin dönüşümü
Saldırılardan sonra en hızlı değişen unsur resmî söylemdi. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Zhu Bangzao, 18 Eylül 2001’de, Amerika Çin’den terörle mücadele desteği istiyorsa Çin’in de Washington’dan “ulusal ayrılıkçılık ve terörizm”le mücadelesini anlamasını ve desteklemesini beklemeye hakkı olduğunu söyledi.[12] Bu ifade diplomatik bir değiş tokuş mantığını açığa vuruyordu: Pekin Afganistan ve uluslararası terör konusunda iş birliği yapacak, karşılığında Doğu Türkistan’daki politikalarının aynı çerçevede kabul edilmesini isteyecekti.
Çin Devlet Konseyi Basın Ofisi 21 Ocak 2002’de “Doğu Türkistan Terör Güçleri Suçtan Kaçamaz” başlıklı belgeyi yayımladı.[3] Belge, 1990 ile 2001 arasındaki iki yüzden fazla olayda 162 kişinin öldüğünü ve 440’tan fazla kişinin yaralandığını ileri sürdü. Bunlar Çin hükümetinin iddialarıydı ve bölgedeki bilgi kısıtlamaları bağımsız doğrulamayı güçleştiriyordu.
Aynı gün Reuters’in El Cezire’de Arapça yayımlanan haberinde de Pekin’in Uygur militanları doğrudan Usame bin Ladin’e bağlayarak uluslararası destek istediği, Amerika’nın ise o sırada bu bağlantıyı henüz kabul etmediği kaydedildi.[4]
Bu yalnızca kelime değişikliği değildi. “Ayrılıkçı” diye tanımlanan bir kişinin talepleri tarih, egemenlik ve millî haklar çerçevesinde tartışılabilir. “Terörist” olarak etiketlenen kişi ise siyasi alanın dışına itilir; şikâyetinin yerini varsayılan tehlikesi alır. Bu yolla dil, din, eşitsizlik ve özerklik konusundaki Uygur itirazları bir güvenlik hikâyesinin arkasında kaldı. Sean Roberts, bu çerçevenin Uygurların tarihî ve siyasi şikâyetlerini meşru tartışmanın dışına çıkardığını ve onları açıklanması gerekmeyen bir ideolojiye indirgediğini savunur.[11]
ETIM listesi ve kanıt sorunu
Dengeli bir analiz, Uygur davası adına hareket eden bazı kişi ve örgütlerin şiddete başvurduğunu kabul etmelidir. BM Güvenlik Konseyi yaptırım kaydı, Doğu Türkistan İslami Hareketi’nin 11 Eylül 2002’de El Kaide ve Taliban’la bağlantılı olduğu gerekçesiyle listeye alındığını ve bağımsız bir devlet kurmak için şiddet kullandığını belirtir.[6] Şiddet eylemlerini önlemek her devletin meşru görevidir. Ancak belirli bir örgüte ilişkin kanıt, bütün bir halk hakkında hüküm vermez. Washington 2002’de ETIM’i Amerikan terörle mücadele yetkileri kapsamında tanımladı ve BM listesine alınmasını destekledi.[5][6] Bu karar Çin’e değerli bir diplomatik onay sağladı. Buna karşılık örgüt, Amerikan hukukundaki “Yabancı Terör Örgütleri” FTO listesine hiç alınmadı. Dışişleri Bakanı 2020’de ETIM’in ayrı bir göç hukuku listesindeki “terör örgütü” tanımını kaldırdı.[17] Sonraki siyasi anlatılarda bu hukuki ayrımlar sık sık kayboldu.
Guantanamo’daki Uygur tutukluların davaları liste siyasetinin riskini gösterdi. Bir federal temyiz mahkemesi 2008’de Huzaifa Parhat’ın “düşman savaşçı” sayılmasını geçersiz kıldı. Mahkemeye göre hükümetin dayandığı önemli belgeler kaynaklarının ve güvenilirliklerinin değerlendirilebilmesine imkân vermiyordu. Parhat’ın El Kaide ya da Taliban üyesi olmadığı ve Amerika’ya veya müttefiklerine karşı bir eyleme katılmadığı tartışmasızdı.[10] Karar ETIM hakkındaki bütün suçlamaları geçersiz saymaz; terör etiketinin yargı denetiminden uzaklaştığında siyasi kaynaklı bir şüphenin nasıl uzun süreli özgürlük kaybına dönüşebildiğini gösterir.
Şüphe alanının genişlemesi
11 Eylül çerçevesinin Pekin’e sağladığı en büyük iç fayda hedefin genişletilmesiydi. Şiddet planlayan bir kişiyi aramakla bütün bir toplumda “aşırılık işaretleri” aramak aynı şey değildir. Buna rağmen Çin’in kanun ve yönetmelikleri terörizm, aşırılık, ayrılıkçılık, yabancı bağlantılar ve “normal dışı” sayılan dinî ifadeleri birbirine yaklaştırdı.
Böylece sakal, kıyafet, namaz, dinî materyal, yurtdışında akraba, bazı iletişim uygulamaları veya hükümet politikasına itiraz gibi şiddet içermeyen davranışlar güvenlik incelemesi sebebi olabildi.[14][15]
Güvenlikleştirmenin ikinci aşaması burada görülür. Önce tehdit dili cezayı meşrulaştırır; ardından bürokrasi o dile uygun “riskli” insanlar üretir. Büyük veri platformları, biyometrik veri toplama, kontrol noktaları, ailelerin yanına parti kadroları yerleştirme ve siyasi güvenilirlik tasnifi, kişinin işlediği suçu değil kimliğini ve ilişki ağını ölçer. Human Rights Watch’un 2018 soruşturması, Uygur, Kazak ve diğer Türk Müslümanların günlük hayatına yayılan kitlesel gözetim ve toplu cezalandırmayı belgeledi.[15]
Uygurca kaynaklar bu dönüşümü erken bir tarihte siyasi sorun olarak kaydetti. Özgür Asya Radyosu’nun 2016 tarihli haberinde Uygur insan hakları savunucuları 11 Eylül saldırılarını kınarken hiçbir devletin terörle mücadeleyi barışçıl siyasi muhalefeti bastırmak için kullanma hakkı olmadığını vurguladı.[18] Ayrımın ölçüsü açıktır: Şiddete odaklanan, kanıta dayanan ve mahkeme denetimine açık tedbirler meşru olabilir; millî veya dinî kimliğe dayanan genel şüphe ise ayrımcılığa ve toplu cezaya dönüşür.
Hukukileşen istisna
En kalıcı sonuç, savaş zamanı dilinin sürekli kanun ve kurumlara yerleşmesidir. Çin 2015’te ulusal Terörle Mücadele Kanunu’nu kabul etti; Doğu Türkistan’da bölgesel uygulama tedbirleri ve 2017 tarihli “Aşırılıktan Arındırma Yönetmeliği” yürürlüğe girdi.[14] “Aşırılık” doğrudan şiddetle ilişkili olmayan çok sayıda fikir ve davranışı kapsayabilecek geniş bir kavrama dönüştü. BM uzmanları bu belirsiz tanımların meşru dinî pratiklere, düşünce özgürlüğüne ve özel hayata müdahale yolunu açtığı uyarısında bulundu.[20] Çin Devlet Konseyi’nin 2019 tarihli beyaz kitabı sistemin kendi mantığını açık biçimde anlatır. Metin, 11 Eylül’den sonra küresel terör ve aşırılığın yayılmasını Doğu Türkistan’la ilişkilendirir; terör, ulusal güvenlik ve din yasaları ile bölgesel “aşırılıktan arındırma” düzenlemelerini tek bir hukuk düzeni olarak sunar. Ardından “önleyici terörle mücadele”yi birinci sıraya yerleştirir ve “mesleki eğitim ve öğretim merkezleri”ni bu politikanın aracı olarak savunur.[13] Hükümete göre bu merkezler yasal, gönüllü ve hakları koruyan kurumlardır.
Bağımsız incelemeler farklı bir sonuca ulaştı. BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin 2022 değerlendirmesi, Çin’in terör ve “aşırılıkla” mücadele politikaları bağlamında Uygurlara ve diğer ağırlıklı olarak Müslüman halklara yönelik ciddi hak ihlalleri işlendiğini belirtti. Yaygın, keyfî ve ayrımcı özgürlükten yoksun bırakmanın uluslararası suçlar, özellikle insanlığa karşı suçlar oluşturabileceği sonucuna vardı.[16] 11 Eylül sonrasında meşruiyet kazanan güvenlik dili böylece 2017’den sonra yalnızca propaganda olmaktan çıktı ve kitlesel alıkoymayı yöneten idari bir teknolojiye dönüştü.
Sınır aşan kontrol
11 Eylül sonrası çerçeve politikanın sınır ötesi boyutunu da güçlendirdi. Şanghay İşbirliği Örgütü üyeleri “terörizm, ayrılıkçılık ve aşırılık” hakkında bilgi paylaşımı, yakalama ve geri gönderme iş birliğini kurumsallaştırdı.[1] İş birliği belirli bir şiddet suçuna yöneldiğinde meşru olabilir.
Fakat şiddet şartı aramadan ayrılıkçılığı terörizmle aynı düzleme yerleştirmek, sığınmacıları ve barışçıl aktivistleri zorla geri gönderilme tehlikesine soktu. Human Rights Watch’un 2005 raporu, Orta Asya ve Nepal’den iade edilen Uygurları gizli yargılama ve ağır ceza riskleriyle birlikte kaydetti.[7]
Guantanamo dosyaları, Batılı devletlerin de anlatının yerleşmesine katkıda bulunduğunu gösterir. Saldırıların ardından oluşan acil iş birliği ortamında Çin kaynaklı bilgiler Amerikan tutuklama kararlarına girdi; bir mahkeme daha sonra bu bilgilerin güvenilirliğini sorguladı.[10] Dolayısıyla sorun yalnızca Çin’in propaganda kapasitesi değildir. Uluslararası sistemin hızla liste oluşturması, gizli kanıta dayanması ve devletler arası iş birliğini bireysel hakların önüne koyması da kötüye kullanıma alan açtı.
Tayvan Ulusal Savunma ve Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü’nün 2018’de Çince yayımladığı inceleme, iç ve dış siyasetin bu birleşimini açıklar. İncelemeye göre Pekin, 11 Eylül’den sonra Uygur bağımsızlık hareketi ile Orta Asya’daki İslamcı şiddet arasındaki bağlantıyı yoğun biçimde propagandaya dönüştürdü; daha sonra “yeniden eğitim” politikasını önleyici terörle mücadele tedbiri olarak sundu.[19] Çalışma ayrıca Doğu Türkistan’ın “Kuşak ve Yol” koridorlarındaki stratejik yerini kontrol siyasetinin maddi arka planına yerleştirir. Bu nokta nedenlerin yalnızca ideolojide değil, toprak, sınır, kaynak ve transit yollarında da aranması gerektiğini hatırlatır.
Siyasi kazançlar ve uzun vadeli etki
Pekin 11 Eylül’den üç siyasi kaynak elde etti. Birincisi dilsel kazançtı: “Millî mesele” tartışması “küresel terör” anlatısıyla değiştirilince eleştirmenler güvenliği ihmal eden kişiler gibi gösterilebildi. İkincisi kurumsal kazançtı: Listeler, sözleşmeler ve devletler arası iş birliği Uygur faaliyetlerinin sınır ötesinde de kısıtlanmasına imkân verdi. Üçüncüsü idari kazançtı: “Önleme” mantığı suçu gerçekleşmeden önce aradığı için devletin kimin güvenilir, kimin “eğitime” muhtaç olduğuna karar verme alanı belirsiz biçimde genişledi.
Bu kazançlar güvenlikle aynı anlama gelmez. Michael Clarke’ın araştırması, şiddet içeren Uygur ayrılıkçılığını anlamak için siyasi ve medeni hakların, bölgesel eşitsizliğin ve Çin’in bütünleştirme politikalarına ilişkin şikâyetlerin de hesaba katılması gerektiğini gösterir.[9] James Millward da 2004’te şiddetin varlığını inkâr etmeden resmî anlatıdaki tehdit ölçeğini ve kanıt şeffaflığını sorguladı.[8] Terörle mücadele politikası şikâyetlerin nedenlerini tartışma dışına iterse kısa vadede sessizlik sağlayabilir, fakat uzun vadede güvensizliği ve direnişi artırabilir.
Bu nedenle “kötüye kullanım” hükmü niyet okumaya değil, araç ile hedef arasındaki orana dayanır. Hukuka uygun terörle mücadele belirli şiddet fiilleriyle sınırlı olmalı; açık kanuna, bağımsız yargı denetimine, gereklilik ve ölçülülüğe dayanmalıdır. Uygurlar bakımından ise millî ve dinî kimlik risk göstergesine dönüştü; idari alıkoyma ile ceza arasındaki sınır bulanıklaştı; aile ve yabancı temasları şüphe sebebi oldu; bağımsız denetim engellendi. Bu özellikler, güvenlik politikasının kendi sınırlarını aşarak toplumu siyasi olarak yeniden biçimlendirme aracına dönüştüğünü gösterir.
Sonuç
11 Eylül’ün Çin politikasındaki en önemli rolü askerî değil, söylemsel ve kurumsaldı. Olay, Pekin’e toprak denetimi, millî bütünleştirme ve siyasi itaatle ilgili eski bir meseleyi sınırları belirsiz küresel bir savaşın içine yerleştirme imkânı verdi. ETIM’e ilişkin şiddet ve uluslararası bağ kanıtları tablonun bir bölümünü açıklar; bütün Uygur halkının, dinî hayatının ve barışçıl siyasi ifadesinin hedef alınmasını meşrulaştırmaz.
Yirmi yılı aşkın süre sonra bu çerçevenin gücü, tek bir açıklamada değil; hukuka, polis düzenine, veri teknolojisine, “eğitim” merkezlerine, diplomasiye ve sınır iş birliğine yerleşmiş olmasındadır. Bu nedenle tek bir listenin değiştirilmesi yeterli değildir. Terörle mücadele şiddetle bağlantılı açık suçlarla sınırlandırılmalı, muğlak “aşırılık” tanımları kaldırılmalı, bağımsız yargı ve uluslararası gözetime izin verilmeli, Uygurların siyasi, kültürel ve dinî hakları güvenlik riski değil hak meselesi olarak ele alınmalıdır. 11 Eylül’ün dersi terör tehlikesini küçümsemek değildir; terörle mücadelenin bir halk üzerinde sınırsız iktidar yetkisine dönüşmesini önlemektir.
Kaynaklar:
[1] Shanghai Cooperation Organisation. The Shanghai Convention on Combating Terrorism, Separatism and Extremism. 15 June 2001. English. Source link
[2] Amnesty International. China’s Anti-Terrorism Legislation and Repression in the Xinjiang Uighur Autonomous Region. 22 March 2002. English. Source link
[3] State Council Information Office of the People’s Republic of China. East Turkistan Terrorist Forces Cannot Get Away with Impunity. 21 January 2002. Chinese. Source link
[4] Reuters and Al Jazeera Arabic. China Links Xinjiang Militants to bin Laden. 21 January 2002. Arabic. Source link
[5] United States Department of State. Designation of the Eastern Turkistan Islamic Movement Under Executive Order 13224. 11 September 2002. English. Source link
[6] United Nations Security Council. Narrative Summary for the Eastern Turkistan Islamic Movement QDe 088. English. Source link
[7] Human Rights Watch. Devastating Blows: Religious Repression of Uighurs in Xinjiang. 11 April 2005. English and Chinese. Source link
[8] James A. Millward. Violent Separatism in Xinjiang: A Critical Assessment. East-West Center Washington. 2004. English. Source link
[9] Michael Clarke. China’s War on Terror in Xinjiang: Human Security and the Causes of Violent Uighur Separatism. Terrorism and Political Violence, 20(2). 2008. English. Source link
[10] United States Court of Appeals for the District of Columbia Circuit. Parhat v. Gates, 532 F.3d 834. 30 June 2008. English. Source link
[11] Sean R. Roberts. The War on the Uyghurs: China’s Internal Campaign Against a Muslim Minority. Princeton University Press. 2020. English. Source link
[12] Mehmet Erkan Kıllıoğlu. Doğu Türkistan, Uygurlar ve Çin: Bir Güvenlikleştirme Analizi. Uluslararası Uygur Araştırmaları Dergisi, 27. 2026. Turkish. Source link
[13] State Council Information Office of the People’s Republic of China. 新疆的反恐 去极端化斗争与人权保障. 18 March 2019. Chinese. Source link
[14] Xinjiang Uyghur Autonomous Region Regulation on De-extremification. 30 March 2017. Chinese with English translation. Source link
[15] Human Rights Watch. Eradicating Ideological Viruses: China’s Campaign of Repression Against Xinjiang’s Muslims. 9 September 2018. English; Arabic, Chinese, Turkish and Uyghur summaries. Source link
[16] Office of the United Nations High Commissioner for Human Rights. Assessment of Human Rights Concerns in the Xinjiang Uyghur Autonomous Region, People’s Republic of China. 31 August 2022. English. Source link
[17] United States Department of State. Revocation of the ETIM Designation Under Section 212 of the Immigration and Nationality Act. Federal Register. 20 October 2020. English. Source link
[18] Radio Free Asia Uyghur Service. Uyghurs Mark the September 11 Attacks and Condemn the Misuse of Counterterrorism. 9 September 2016. Uyghur. Source link
[19] Institute for National Defense and Security Research Taiwan. 中國以再教育營推動反恐之觀察. 14 December 2018. Chinese. Source link
[20] United Nations Special Procedures. Joint communication to the Government of China on the counter-terrorism legislative framework and human rights. 19 December 2022. English. Source link