Uygur aktivist Dolkun İsa: “Çin, işlediği suçlardan dolayı hesap vermeli”

Fotoğraf: Dolkun İsa. CEDOC/PERFIL.

Dünyanın en tanınmış Uygur aktivistlerinden Dolkun İsa, Doğu Türkistan’da insanlığa karşı suç işlendiği yönündeki iddiaları, Pekin’in kendisi ve yakınları üzerindeki baskısını ve Arjantin’de ilerleyen “evrensel yargı” davasını anlatıyor.

Yazar: James Grainger

Yayın: Buenos Aires Times

Tarih: 19 Eylül 2026

Tür: Özel röportaj

Türkistan Times çevirisi

Dolkun İsa, dünyanın en tanınmış Uygur aktivistlerinden biri ve Çin’in “Sincan” diye adlandırdığı Doğu Türkistan’daki azınlıkların hakları için önde gelen savunuculardan.

1967’de Aksu’da doğan İsa, 1994’te Çin’den ayrıldı ve daha sonra Almanya’ya yerleşti. Uygur diasporasının önde gelen seslerinden biri hâline gelen İsa, eski Dünya Uygur Kurultayı başkanı olarak onlarca yıldır Uygurlara ve Çin’deki diğer Müslüman azınlıklara yönelik hak ihlali iddialarını uluslararası kamuoyunun gündemine taşımaya çalışıyor.

Hâlen Dünya Demokrasi ve İnsan Hakları Merkezi’ne başkanlık eden İsa, geçen ay bir insan hakları konferansına katılmak ve Arjantin mahkemelerinin Doğu Türkistan’da soykırım ve insanlığa karşı suç işlendiği iddialarını incelemesini amaçlayan dönüm noktası niteliğindeki bir hukuki girişimle bağlantılı etkinliklerde bulunmak üzere Buenos Aires’e geldi.

Ziyareti sırasında, konuşmacı olarak katılması planlanan Buenos Aires Şehir Meclisi’ndeki etkinlik iptal edilerek başka bir mekâna taşındı. İsa, kararın Çin’in diplomatik kanallar üzerinden uyguladığı baskının sonucu olduğunu savunuyor. Ona göre bu, Pekin’in yurtdışında yaşayan Uygur aktivistlerine yönelik “ulusötesi baskı” kampanyasının bir parçası.

İsa, Buenos Aires’ten ayrılmadan önce Buenos Aires Times ve Perfil ile yaptığı söyleşide, “Çin beni dünyanın her yerinde izliyor ve Çin’e götürmek istiyor” dedi.

Pekin, Doğu Türkistan’da soykırım ve sistematik baskı uygulandığı suçlamalarını kesin bir dille reddediyor; politikalarının terörizm ve dinî aşırılıkla mücadele amacı taşıdığını söylüyor. Ancak İsa, Pekin’in Uygurlara karşı yürüttüğü kampanyanın Çin sınırlarının çok ötesine uzandığını savunuyor. Ona göre Arjantin, Çinli yetkililerin hesap vermesini sağlama çabalarında önemli bir mücadele alanına dönüşebilir.

Bu söyleşide İsa, Çin’e yönelik suçlamaları, ailesinin yaşadıklarını, Pekin’in Latin Amerika’daki etkisini ve Arjantin mahkemelerinin adalet arayan Uygur mağdurlar için neden kalan az sayıdaki yoldan biri olabileceğini anlatıyor.

Önce güncel gelişmeyle başlayalım. Şehir Meclisi’ndeki etkinliğin neden iptal edildiğini düşünüyorsunuz ve sizce bu karar ifade özgürlüğü açısından ne anlama geliyor?

Meslektaşımla birlikte birkaç amaçla Buenos Aires’e geldik. Önemli amaçlardan biri, Uygur yazar Yalqun Rozi ile ilgiliydi. Kendisine Graciela Fernández Meijide İnsan Hakları Ödülü verildi. Ancak hapiste ve 15 yıl hapse mahkûm edildi. Ailesi ABD’de yaşıyor fakat seyahat belgeleri olmadığı için, meslektaşımla birlikte ödülü onun adına almak üzere Buenos Aires’e geldik.

Editörün notu: Rozi, Çin’in Doğu Türkistan bölgesinde “devlet iktidarını yıkmaya teşvik” suçlamasıyla 15 yıllık hapis cezasını çekiyor.

Bunun yanı sıra, düşünce kuruluşu CADAL tarafından düzenlenen bu insan hakları konferansına katılıyoruz; ben de konuşmacılardan biri olarak davet edilmiştim. Fakat Çin hükümeti etkinliğin, özellikle de benim katılımımın engellenmesi için baskı kurmaya çalıştı.

Bu elbette benim için yeni değil. Çin hükümeti bütün faaliyetlerimizi izliyor ve takip ediyor. Dünyanın farklı yerlerine seyahat ettiğimizde zaman zaman bizi durdurmak için benzer girişimlerde bulunuyor.

Bu, Buenos Aires’e dördüncü gelişim. İlk kez 2022’de, Arjantin mahkemelerine evrensel yargı kapsamında suç duyurusunda bulunduğumuz için geldim. Evrensel yargı girişimi dolayısıyla 2023 ve 2024’te de buraya geldim.

O ziyaretlerde de baskıyla karşılaştınız mı?

Hayır, o zaman doğrudan bir baskıyla karşılaşmadık. Çin hükümeti belki bazı girişimlerde bulunmuştur; buna şaşırmam, çünkü her zaman baskı kuruyor. Fakat o dönemde bu görünür değildi ve hiçbir etkinlik iptal edilmedi.

İlk, ikinci ve üçüncü ziyaretlerimde Dışişleri Bakanlığının Asya-Pasifik birimiyle ve insan hakları birimiyle de görüşmüştük.

Bu ziyaretinizde hükümet yetkilileriyle görüşebildiniz mi?

Ne yazık ki bu kez, ben gelmeden önce ofisim Dışişleri Bakanlığından randevu almak için iletişime geçti, ancak yanıt alamadı.

CADAL da Dışişleri Bakanlığıyla bir görüşme ayarlamaya çalıştı, fakat görüşme talepleri reddedildi.

Etkinliğin iptali konusunda size ne söylendi? Hangi gerekçe sunuldu?

Aslında Çin Büyükelçiliği bana herhangi bir gerekçe sunmadı; yalnızca Arjantin Dışişleri Bakanlığına baskı yaptı. Anladığım kadarıyla Arjantin Dışişleri Bakanlığı da CADAL, Buenos Aires Şehir Meclisi ve etkinlik mekânıyla temasa geçip baskı uyguladı. Etkinlik, yapılmasına yalnızca bir hafta kala iptal edildi.

Çin’in size yönelik baskısının düzenli biçimde ülke sınırlarının ötesine uzandığını mı düşünüyorsunuz?

Evet. 2023’te yalnızca Buenos Aires’i değil, São Paulo’yu, Kosta Rika’yı ve Şili’yi kapsayan bir savunuculuk gezisi için Latin Amerika’ya gelmiştik. O ülkelerde bulunduğumuz sırada Çin büyükelçilikleri devreye girdi. Üniversitelerde görüşmeler yapıyor ve gazetecilere röportaj veriyorduk.

Brezilya’daki bir olayı çok net hatırlıyorum. Ülkenin en büyük gazetelerinden biri benimle uzun bir röportaj yaptı ve önce internet sürümünü hazırladı. Çin Büyükelçiliği yazı işlerini aradı; bunun ardından röportaj iptal edildi ve yayımlanmadı. “Dolkun teröristtir ya da ayrılıkçıdır; röportajı yayımlanmamalı” dediler. Gazetenin editörü ise “Sizin farklı bir görüşünüz varsa bir görüş yazısı yazın, onu da yayımlarız” cevabını verdi. Ertesi gün Çin büyükelçisi bir görüş yazısı yayımladı.

Şili’deyken bir üniversitenin profesörleriyle görüştük. Buenos Aires’e önceki gelişimizde öğrencilerle de bir toplantı yaptık. Çin büyükelçisi onlarla dahi iletişime geçerek toplantının iptal edilmesini istedi.

Sizin Doğu Türkistan dediğiniz “Sincan”ı konuşalım. Çin’in kuzeybatısındaki bu bölgeyi, oraya hiç gitmemiş birine nasıl anlatırsınız?

1,6 milyon kilometrekarelik büyük bir coğrafya; Çin topraklarının altıda birini oluşturuyor. Orada yaşayanların çoğunluğu Uygurlardı. Biz Uyguruz. Burası 1949’da Komünist Çin tarafından işgal edildi.

Çin buraya “Sincan” diyor; bu Çince bir ad. Çince “xin” yeni, “jiang” ise sınır bölgesi demek; yani “yeni toprak” ya da “yeni sınır.” Fakat Çin, “Sincan ve Tibet çok eski zamanlardan beri Çin’in parçasıdır” iddiasını sürekli yineliyor.

Çin hükümeti, 1949’daki işgalden bu yana bölgede sistematik bir asimilasyon ve ayrımcılık politikası uyguladı. 1949’da Çinli nüfus yaklaşık yüzde dört-beş düzeyindeydi; bunlar çoğunlukla askerler, devlet memurları ve aileleriydi.

Fakat 1949 ve 1950’den itibaren bölgeye sistematik biçimde nüfus taşıdılar ve Uygurların nüfus içindeki oranını düşürdüler.

1949-1950’de Uygurlar toplam nüfusun yüzde 85’ini oluşturuyordu. Bugün ise Çin’in resmî rakamlarına göre bu oran yüzde 85’ten yüzde 42’ye geriledi.

Xi Jinping’in 2013-2014 döneminde iktidara gelmesinin ardından bu ayrımcılık ve asimilasyon politikası dramatik biçimde soykırım politikasına dönüştü.

2014’teki “Sert Darbe” kampanyasını kastediyorsunuz. Çin bunun terörizm ve aşırılığı ortadan kaldırmayı amaçladığını söylüyor. Sizce dönüm noktası bu muydu?

Evet, bu bir dönüm noktasıydı. Çin hükümeti bundan sonra etnik asimilasyon ve etnik temizlik politikası izlemeye başladı.

Etnik temizlik politikası mı?

Evet.

Çin hükümetinden hesap sorulması için, Dünya Uygur Kurultayı başkanlığını yaptığınız dönem de dâhil olmak üzere yıllardır kampanya yürütüyorsunuz. Soykırım ve insanlığa karşı suç iddialarını mahkemeye taşırken, kamplarda yaşananlara ve dinî baskıya ilişkin hangi kanıtlara sahipsiniz?

Xi Jinping döneminde Çin hükümeti, 2014’ten itibaren asimilasyon ve ayrımcılık politikasını adım adım soykırım politikasına dönüştürdü. Bu bir günde uygulanmadı; aşamalı olarak ilerledi.

Çin önce zemini yoklamaya başladı. Biz Sünni Müslüman olduğumuz için bütün dinî faaliyetleri yasakladı. Örneğin Ramazan’da oruç tutmak yasaklandı ve Kur’an’ın bütün nüshaları toplandı.

Çin hükümeti 2015’te bir süre tanıdı: Evinde Kur’an bulunduran herkes onu polis karakoluna veya yerel yönetime teslim edecekti. Kur’an’ı ya da herhangi bir dinî kitabı teslim etmeyenlerin evi daha sonra polis tarafından aranacak; bir dinî kitap bulunursa o kişi cezalandırılacaktı.

İnsanlar kitapları karakola götürdü, fakat bu kez başka bir sorunla karşılaştılar. Görevliler “Dininizi uyguladınız mı? Kur’an okudunuz mu? Namaz kılıyor musunuz?” diye soruyor ve uzun sorgulamalar yapıyordu.

Bu nedenle insanlar Kur’an’ı ve dinî kitapları teslim etmekten korkmaya başladı.

Bazı Uygurlar, dindar olsun ya da olmasın, Kur’an’ı muhafaza etti. Çünkü en azından Müslümanız ve Kur’an bizim için bir semboldür.

Konuyu Birleşmiş Milletler’e taşıdık ve BM İnsan Hakları Konseyinin toplantılarına sürekli katıldık. Ancak birçok ülkeden, uluslararası kuruluşlardan ve özellikle Müslüman ülkelerden hiçbir tepki gelmedi.

Ağustos 2016’da bütün pasaportları topladılar ve yurtdışı seyahatlerini durdurdular. İnternet ve bütün iletişim kanalları da kesildi.

Uluslararası toplumdan ya da Batılı ülkelerden ciddi bir tepki gelmedi. İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Uluslararası Af Örgütü yalnızca açıklamalar yayımladı.

2016’dan itibaren insanları toplama kamplarına göndermeye başladılar. Biz, üç milyondan fazla kişinin bu kamplara gönderildiğini tahmin ediyoruz.

BM Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesi, 2018’de Çin’in raporunu inceledi. O sırada BM uzmanları, bir milyondan fazla Uygur, Kazak ve diğer etnik gruplara mensup kişinin sözde “yeniden eğitim” kamplarında tutulduğunu ortaya koydu.

O zamana kadar Çin hükümeti her şeyi inkâr etmiş, “Böyle merkezlerimiz ve gözaltılarımız yok” demişti.

Fakat İnsan Hakları İzleme Örgütü, Uluslararası Af Örgütü, Dünya Uygur Kurultayı ve 20’den fazla uluslararası kuruluş kanıtlarıyla birlikte sunum yaptı. BM uzmanları Çin’in raporunu inceledi. Ben de Cenevre’deydim.

Bundan sonra Çin hükümeti gerçeği gizlemeyi ve inkâr etmeyi sürdüremedi. “Evet, bir merkezimiz var, fakat burası gözaltı merkezi ya da toplama kampı değil; insanları daha iyi bir gelecek için eğittiğimiz mesleki eğitim merkezidir” dedi.

Ancak birçok profesör, aydın, futbolcu, şarkıcı, genç ve emekli bu kamplarda tutuldu; annem de onlardan biriydi.

Annem 2018’de bir toplama kampında hayatını kaybetti. 78 yaşındaydı.

Aktivizminiz nedeniyle ailenizin misillemeye maruz kaldığını söylüyorsunuz.

Evet. Ailemle, annemle ve bütün yakınlarımla son telefon görüşmem Nisan 2017’nin ortasındaydı.

On dört ay, yani bir yıldan fazla zaman sonra annemin hayatını kaybettiği haberini aldım. Haberi, ölümünden yaklaşık üç hafta sonra öğrendim.

2022’de bir başka yürek yakıcı haber aldım: Babam hayatını kaybetmişti. Bunu da Çin medyasından öğrendim. Aradan yıllar geçmesine rağmen tam olarak hangi gün, ay ve yılda, nerede ve hangi şartlar altında öldüğünü hâlâ bilmiyorum. Evde mi, hastanede mi, toplama kampında mı öldü; hiçbir fikrim yok.

Mezarının nerede olduğunu da hâlâ bilmiyorum.

2021’de ise küçük erkek kardeşimin müebbet hapse mahkûm edildiğini Özgür Asya Radyosundan öğrendim.

Müebbet hapis mi? Belirli bir suçlama var mı?

Hayır, bilmiyorum.

Ağabeyim ise matematik profesörü; 20 yıl hapse mahkûm edildi.

Son dokuz yılda ailem hakkında alabildiğim haberlerin tamamı bunlar. Annemle babam benim gibi aktivist ya da siyasetçi değildi; son derece sıradan insanlardı. Aile üyelerimin tek “suçu” Uygur olmalarıydı.

Benim durumum benzersiz değil. Bütün meslektaşlarımın benzer hikâyeleri var.

Çin’in size yönelttiği suçlamaları doğrudan sorayım. Sizi ayrılıkçı olarak nitelendiriyorlar. Siyasi hedefiniz tam olarak nedir? Bağımsız bir Uygur devleti mi, daha geniş özerklik mi, yoksa yalnızca ayrımcılığın sona ermesini mi istiyorsunuz?

Çin Uygurları suçluyor. Çin’in anlatısı sürekli değişiyor.

New York’taki 11 Eylül saldırılarından önce Çin, Uygurları ayrılıkçılık, hainlik ve dinî köktencilikle suçluyordu.

O andan sonra suçlama “terörizm”e mi dönüştü?

Evet. 11 Eylül’den sonra ABD terörizme karşı savaş başlattı. Çin de “Bu kusursuz bir bahane” dedi. Bir gecede “Biz de terörizmin kurbanıyız” söylemine geçti. Müslüman olduğumuz için bizi terörist olarak suçlamak kolaydı.

Fakat bölgede terör olayları vardı. O dönemde kargaşa, bir dizi saldırı, bıçaklı saldırılar ve şiddet yaşandı.

Evet, bazen böyle olaylar oldu; çünkü adaletsizlik ve toplu öldürmeler yaşanıyordu.

Örneğin 5 Temmuz 2009’da son derece barışçıl bir gösteri yapılıyordu. Ardından Çin hükümeti bir günde, resmî rakama göre 173 kişiyi öldürdü.

Daha sonra Çin hükümeti barışçıl gösterinin şiddete dönüştüğünü söyledi ve “Bu bir terör saldırısıdır” dedi.

Bölgede ne görmek istiyorsunuz? Arzuladığınız siyasi gelecek nedir?

Burası resmî olarak “Sincan Uygur Özerk Bölgesi” diye adlandırılıyor, ancak hiçbir özerkliğimiz yok.

Çin Komünist Partisi bu ülkeyi işgal etmeden önce bölge, Milliyetçi Çin hükümetinin askerî denetimi altındaydı. Bizi kontrol ediyorlardı; sonra mücadele ettik ve bağımsızlığımızı ilan ettik.

Dolayısıyla bu “özerklik” Uygurlara yalnızca toplu öldürme, zulüm, yıldırma ve asimilasyon getirdi. Şimdi ise bu politika soykırım politikasına dönüştü.

Dünya Uygur Kurultayı, bir Uygur örgütü olarak uluslararası hukuk uyarınca kendi kaderini tayin hakkı talep ediyor.

Soruyu tekrarlayayım. Kendinize “ayrılıkçı” denmesini adil buluyor musunuz? Bu, sizin için makul bir tanım mı?

Çin hükümetine göre bu, ayrılıkçılık ve terörizmdir.

Çin, Uygurların yüzde 99’unun Çin sisteminden memnun olduğunu ve ayrılıkçıların çok küçük bir azınlık oluşturduğunu söylüyor. Buna güveniyorsanız, İskoçya ya da Quebec örneklerinde olduğu gibi uluslararası hukukun tanıdığı kendi kaderini tayin hakkı uyarınca halka sorun.

Uluslararası tepkiye geçelim. Uygur meselesine uluslararası desteğin birkaç yıl öncesine göre azaldığını düşünüyor musunuz? Trump yönetimi döneminde bugünkü atmosfer nasıl?

ABD Kongresi, soykırım ve insanlığa karşı suçlara ilişkin bir karar kabul etti. Bu, ilk Trump yönetimi dönemindeydi.

ABD hükümeti de Uygur soykırımını tanıdı; açıklama Mike Pompeo döneminde yapıldı ve Başkan Trump bunu imzaladı. Biden yönetimi desteği ve insanlığa karşı suç tutumunu sürdürdü. ABD Kongresinde iki partinin de desteğine sahibiz.

Latin Amerika’da durum nasıl? Bir bakıma burada jeopolitik bir çekişme var; Trump yönetimi Küresel Güney’de yeniden ağırlık kazanmaya çalışıyor. Bu, durumu değiştirdi mi? Bugün Arjantin Dışişleri Bakanlığı hakkında biraz konuştuk; bölgenin geri kalanında da durum aynı mı?

Latin Amerika hakkında kesin bir şey söylemek biraz zor; çünkü bölgede Uygur topluluğu ya da Uygur örgütü yok.

2022’de BM İnsan Hakları Konseyine katıldığımız sırada Konseye Uygurlarla ilgili bir karar tasarısı sunuldu.

On dokuz ülke Çin’i, 17 ülke karar tasarısını destekledi; 11 ülke çekimser kaldı.

Latin Amerika ülkelerinin hiçbiri karar tasarısını desteklemedi. Hatırladığım kadarıyla bazıları çekimser kaldı.

Latin Amerika halklarını ve hükümetlerini bilgilendirmeliyiz; çünkü Çin bu ülkelere baskı yapmak için ekonomik üstünlüğünü kullanıyor.

Çin ekonomik baskıyla bu konuyu susturuyor mu?

Evet, her düzeyde. Daha önce söylediğim gibi, 2022 ve 2024’te Buenos Aires’e geldiğimizde o dönemin hükümetinin Çin yanlısı olduğunu duymuştum; görünüş de böyleydi. Buna rağmen hükümet yetkilileriyle görüşebildik, bizi kabul ettiler.

Mevcut hükümet ise Çin Komünist Partisini daha çok eleştiriyor. Buna rağmen bizimle görüşmeyi reddetti ve uluslararası bir insan hakları konferansı da dâhil olmak üzere sivil toplum üzerinde baskı kuruldu.

Latin Amerika’nın, özellikle de Arjantin’in, 1976-1983 arasındaki diktatörlük rejimine ilişkin çok güçlü bir deneyimi var: Yedi yıl içinde binlerce insan kaybedildi.

Buradaki ESMA Müzesini ziyaret ettim. İnsanların o dönemde yaşadıklarıyla bugün karşılaşılanlar arasında birçok benzerlik gördüm.

Arjantin diktatörlüğü ile sizin Doğu Türkistan’da yaşandığını söylediğiniz olaylar arasında paralellik mi görüyorsunuz?

Çok benzer. Diktatörler ve otoriter hükümetler birbirlerinden öğreniyor.

Arjantin kendi tarihine kulak vermeli.

Arjantin’deki hukuk davasına dönelim. Uygur örgütleri ve mağdurlar, 2022’de Çinli yetkililerin soykırım ve insanlığa karşı suç işlediği iddiasıyla suç duyurusunda bulundu. Haziran 2025’te Arjantin Federal Ceza Temyiz Mahkemesi, evrensel yargı ilkesi uyarınca soruşturma açılmasının önünde hukuki engel bulunmadığına hükmetti.

Kavrama aşina olmayanlar için belirtelim: Evrensel yargı, bir ülkenin mahkemelerinin başka bir ülkede işlenen ağır uluslararası suçları, ilgili kişiler kendi vatandaşı olmasa bile soruşturabilmesine imkân tanır.

Neden Arjantin’i seçtiniz ve davanın neyi başarmasını umuyorsunuz?

Bu iyi bir soru.

2021 ve 2022’de Avrupa, ABD ve Kanada’daki 10’dan fazla ulusal parlamento ile Avrupa Parlamentosu, Uygur soykırımını tanıyan kararlar kabul etti.

2021’de Londra’da bağımsız bir halk mahkemesi olan Uygur Mahkemesi toplandı. Sir Geoffrey Nice, 18 ay içinde inceleme yaptı ve 100 bin belge topladı; bütün kanıtlar kapsamlı biçimde kayda geçirildi. Bağımsız mahkeme, 9 Aralık 2021 tarihli kararında Çin hükümetinin soykırım, insanlığa karşı suçlar ve işkence işlediği sonucuna vardı.

Bu girişime bir hukukçu başkanlık etti. Burada bunun resmî bir mahkeme olmadığını vurgulamalıyım. Bir heyetti; isterseniz bağımsız bir soruşturma diyebiliriz.

Evet.

Çin, Uluslararası Ceza Mahkemesinin üyesi değil. Uluslararası Adalet Divanı bakımından da Çin, BM Güvenlik Konseyi üyesi ve veto hakkına sahip. Başka uluslararası bir mekanizma yok. Bu nedenle yalnızca bağımsız mahkeme bir hükme vardı. Elbette bu karar bağlayıcı değil; ancak en azından büyük miktarda belge ve hukuki kanıt toplandı.

Yani esasen daha fazla kanıt toplamanıza imkân sağlıyor.

Evet, daha fazla kanıt. Çin işlediği suçlardan dolayı hesap vermeli.

Arjantin Anayasası evrensel yargı ilkesini içeriyor ve Rohingyalarla ilgili bir dava da burada görülüyor. Avukatlar, uluslararası insan hakları uzmanları ve hukukçularla konuştuğumuzda, Arjantin’in bağımsız bir yargı sistemine sahip olması nedeniyle uygun bir yer olduğunu söylediler. Bu yüzden başvuruyu burada yaptık.

Arjantin’de herkesin bu değerlendirmeye katılacağından emin değilim, ama devam edin!

Yine de, yine de!

Aradan dört yıl geçti. Yargı sisteminin bağımsız olduğuna tanık olduk, fakat tamamen değil. Zaman zaman hükümetin etkisi altında kalabiliyor.

Çin hükümetinin özellikle bu dava hakkında Arjantin’e baskı yaptığına dair kanıtınız var mı?

Hayır, elimizde bir kanıt yok; fakat bunu hissedebiliyoruz.

Çin hükümeti bu kez uluslararası insan hakları konferansını durdurmaya, hatta mekânı değiştirtmeye ve etkinliği iptal ettirmeye çalıştı. Mahkeme davası ise bununla kıyaslandığında çok daha büyük bir mesele.

Dava sonunda Çinli yetkililer aleyhine bir karar çıksa bile Arjantin, başka bir ülkede seyahat eden Xi Jinping’i tutuklayamaz. Bana anlatıldığı kadarıyla davanın pratik değeri, kanıtların mahkeme eliyle toplanması ve korunmasına imkân yaratması. Burada beklediğimiz bu mu? Elbette o aşamaya gelirse sevinçle karşılayacağınız bir mahkûmiyet kararından ziyade, Arjantin’de davaların nasıl ve ne kadar uzun sürdüğü düşünüldüğünde muhtemelen on yılı da aşacak, çok uzun yıllar alacak bir çabadan söz ediyoruz, değil mi?

Biz hâlâ inanıyoruz. Bu kez avukatlarımızla da görüştük. Dava ilerliyor, fakat ne kadar süreceğini bilmiyoruz.

Yeterince güçlü kanıtlarımız da var.

Hazırız; kamplardan kurtulan bazı kişiler ve başka tanıklar da mahkemede ifade vermeye hazır.

Karşılaştığınızı söylediğiniz kişisel bedel ve baskıya rağmen bunu sürdürmenizi sağlayan nedir? Hiç yorulmuyor musunuz?

Buradaki amaç Çin’den hesap sormak. Bu çok zorlu bir mücadele.

Nihai amaç elbette hapiste, zorla kaybedilmiş, öldürülmüş ya da başka ihlallere maruz kalmış üç milyondan fazla insanın içinde bulunduğu duruma son vermek.

Korkmadan yaşayan özgür insanlar olmak; özgürlük ve eşitlik istiyoruz.

Şu anda önce milyonlarca insanın özgürlüğü için mücadele etmeliyiz. Çünkü bu milyonlarca masum insan hiçbir suç işlemedi.

Tek “suçları” Uygur olarak doğmuş olmaları.

Elbette bazıları siyasi nedenlerle hapsedildi; belki yüzde birkaçlık bir kesim Çin rejimine karşıdır. Fakat büyük çoğunluğun hiçbir suçu yok. “Suçları” Uygur etnik kimliğine sahip olmaları.

Şimdi kampların kapatılması için mücadele ediyoruz.

Kamplardan söz ederken cezaevlerini mi kastediyorsunuz? Bugün kaç kamp var?

Kamplar hâlâ var. Fakat bazıları kısa sürede cezaevine dönüştürüldü.

Son dönemde Çin hükümeti bazı gelişmeleri propaganda amacıyla kullanıyor. Bazı Uygurlar ailelerini ziyaret etmek için seyahat edebiliyor; Doğu Türkistan’dan bazı Uygurlar da yurtdışındaki yakınlarını ziyaret edebiliyor.

Fakat bunun koşulu propaganda yapılması: “Her şey yolunda” denilmesi.

Geri dönebilir misiniz? Artık Çin vatandaşlığınız yok, değil mi?

Çin vatandaşı değilim; Alman vatandaşıyım. 1994’te ayrıldığım için beni terörist ilan ettiler. Neredeyse 32 yıl oldu; bir daha hiç dönmedim.

Bir gün Pekin Havalimanı’na çıkıp gelseniz gelişiniz herhâlde epey manşet olurdu!

2009’da Güney Kore’nin başkenti Seul’de uluslararası bir konferansa katılmak üzereyken sınırda dört gün alıkonuldum. Çin’e sınır dışı edilme tehlikesiyle karşılaştım. Pekin’den dört Çinli polis, beni Çin’e götürmek için Seul Havalimanı’na geldi.

ABD hükümeti, Dışişleri Bakanlığı ve ABD büyükelçisi ile Alman büyükelçisi ve Almanya Dışişleri Bakanlığı çok güçlü baskı uyguladı.

Bir tarafta Çin’in, diğer tarafta ABD, Avrupa Birliği ve Almanya’nın baskısı vardı.

Çok büyük bir tartışma ve çekişme yaşandı.

Son anda, gizlice Almanya’ya sınır dışı edildim.

Çin beni dünyanın her yerinde izliyor ve Çin’e götürmek istiyor.

Arjantin’deki davadan beklentiniz nedir?

Amaç, bu suçların ve suça ortaklığın uluslararası hukuk önünde hesabının sorulmasıdır.

Belki başarılı oluruz; Arjantin mahkemesi bir karar verir ve davayı kazanırız. Belki Arjantin Xi Jinping’i tutuklayamaz. Bu da mümkün.

Fakat en azından sembolik değeri Uygur halkı için önemlidir. Çünkü her şeyimizi kaybettik, ama umudumuzu hiç kaybetmedik.

Umudumuzu kaybedersek Çin hükümetinin bizi bütünüyle susturma amacı gerçekleşir. Umut kalmadığında Uygurları ortadan kaldırmak kolaylaşır.

Bu nedenle mücadeleyi sürdürüyoruz. Bütün imkânlarımızı kullanarak farkındalık yaratmaya devam ediyoruz ki uluslararası toplum Çin’in amacını bilsin. 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesi’ni 150’den fazla ülke imzalayıp onayladı. Ancak bugün “Bir daha asla” denilen şey yeniden yaşanıyor ve bu soykırım bütün dünyanın gözü önünde sürüyor.

Bu suçların hesabı sorulmalı.

En azından bizim gibi insanlar, dünyanın bir yerinde hâlâ adaletin var olduğunu düşünebilmeli.

Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz, Dolkun Bey.

Ben teşekkür ederim.

Kaynak kaydı

James Grainger. “Uyghur activist Dolkun Isa: ‘China should be held accountable for its crimes’.” Buenos Aires Times, 19 Eylül 2026, 00.57. Özel röportaj. Özgün dil: İngilizce. Erişim tarihi: 19 Eylül 2026.

https://www.batimes.com.ar/news/world/uyghur-activist-dolkun-isa-chinas-crimes-should-be-held-accountable.phtml