Pekin’in Silemediği Anlaşma

İkinci Doğu Türkistan Millî Ordusu. Görsel: X

Çin, bir toprak iddiasını miras aldı. Aynı zamanda Uygurlara karşı hâlâ yerine getirilmemiş bir siyasi yükümlülüğü de devraldı.

Yazar: Asiye Uyghur | 23 Eylül 2026 | Yayın: Bitter Winter

Türkistan Times çevirisi

Uygur filmi “Nasreddin Efendi”nin bir sahnesinde, bir hükümdar ile ailesinin önüne bütün hâlde kızartılmış bir tavuk konur. Nasreddin’den bunu adil biçimde paylaştırması istenir. Kraliyet ailesinin her ferdine simgesel bir parça verir—hükümdara başı, diğerlerine de başka parçaları—ama bölüşümü denetleyen kişi asıl büyük payı kendisine ayırır.

Bu sahne yalnızca güldürüden ibaret değildir. Güçle ilgilidir: Bir bütünün nasıl bölüneceğine karar veren kişi, eşitsiz bir düzenlemeyi intizamlı, cömert, hatta adil gösterebilir.

Bu mantık, bugün Uygur Bölgesi’ndeki siyasi mimariyi anlamanın bir yolunu sunuyor.

Çin bu toprakları “Sincan Uygur Özerk Bölgesi” diye adlandırıyor. Ne var ki Pekin’in kendi 2021 tarihli beyaz kitabında, bölgesel etnik özerklik ile özerk bölgelerin “herhangi bir etnik grubun münhasır mülkü olmadığı” belirtiliyor. Böylece Pekin, Uygur özerkliği için tahsis edilmiş bölgenin Uygur halkına ait özerk bir yurt olduğunu açıkça reddediyor.

Uygurların öncülüğündeki temsilcilerin Çin’in dönemin merkezî hükûmetiyle siyasi bir uzlaşma müzakere etmesinden seksen yıl sonra bu tutum hâlâ cevapsız bir soruyu gündeme getiriyor: Çin Halk Cumhuriyeti kurulmadan önce Çin adına Uygurlara verilen taahhütlere ne oldu?

Daralan seçenekler altında yapılan anlaşma

Kasım 1944’te, Kuomintang (KMT) yönetimine karşı direniş sürerken İli, Tarbagatay ve Altay’daki Üç Vilayet’te İkinci Doğu Türkistan Cumhuriyeti ilan edildi. Cumhuriyetin ayakta kalması, büyük ölçüde Sovyet maddi desteğine ve Sovyet sınırına yakınlığın sağladığı korumaya bağlıydı.

Üç Vilayet siyasi bakımdan yekpare değildi; hareket Uygurları, Kazakları ve başka halkları kapsıyordu. Sovyet nüfuzu derindi. Moskova’nın yardımı, Uygur bağımsızlığına yönelik özgeci bir bağlılıktan kaynaklanmıyordu. Stalin’in politikasını her şeyden önce Sovyet sınır güvenliği, Orta Asya’daki nüfuz ve Çin karşısındaki daha geniş pazarlık konumu belirliyordu.

İkinci Dünya Savaşı sona ererken bu gerçek daha da belirginleşti. Şubat 1945’teki Yalta Konferansı, Sovyetler Birliği’nin Japonya’ya karşı savaşa girmesini Kuzeydoğu Asya’daki stratejik tavizlere bağladı. Ardından yapılan müzakerelerde Moskova’nın Mançurya ve Moğolistan’daki çıkarları, KMT hükûmetiyle varılan daha geniş bir uzlaşmanın parçası oldu. Sovyet yanlısı bir Moğolistan, Stalin için hayati bir tampondu.

Uygur özgürlüğü bir Yalta maddesiyle resmen “pazarlık konusu edilmedi.” Ancak siyasi sonuç açıktı: Moskova artık bağımsız bir Uygur devletini savunmaya değer bir hedef olarak görmüyordu. Stalin, Temmuz 1945’te Çan Kay-şek hükûmetini destekleme ve Uygur Bölgesi’ndeki isyancılara desteği kesme sözü verdi. Stalin Çin’le uzlaşmayı seçince İkinci Doğu Türkistan Cumhuriyeti’nin genişlemeyi sürdürmesi stratejik bakımdan sakıncalı hâle geldi.

Sovyetler Birliği, Üç Vilayet’in bağımlı olduğu desteği azalttı ve liderlerini KMT ile müzakereye zorladı. Ortaya çıkan uzlaşma, özgür koşullarda hareket eden eşit güçler arasında yapılmadı. Sovyet desteği olmadan Millî Ordu’nun savaşı sürdürmesi ya da halkı bir KMT karşı taarruzuna karşı koruması kolay değildi.

2 Ocak 1946’da KMT hükûmetinin temsilcileri ile İkinci Doğu Türkistan Cumhuriyeti Geçici Hükûmeti heyeti, On Bir Maddelik Barış Şartları olarak bilinen temel anlaşmayı imzaladı. Anlaşma ve sonraki ekleri; yerel siyasi katılım, din özgürlüğü, kamusal işlerde yerel diller ile Çincenin kullanımı, kültürel ve eğitsel haklar, tutuklular, koalisyon eyalet hükûmetinde temsil ve Millî Ordu’nun geleceği gibi konuları düzenliyordu. Tarihçi Wang Ke’nin çalışması hükümleri aktarıp inceliyor. Koalisyon hükûmetinin önünü açan ikinci ek ise haziranda imzalandı.

Uzlaşma çatışmayı sona erdirmedi. Siyasi ayrışmaların derinleşmesi ve taahhütlerin yerine getirilmemesi üzerine koalisyon düzeni çöktü. Fakat anlaşmanın eksik uygulanması da Üç Vilayet içindeki ayrılıklar da temel tarihsel gerçeği ortadan kaldırmaz: Uygurların öncülüğündeki temsilciler uzlaşmaya, Çin yönetiminin pasif alıcıları olarak değil, müzakere tarafı ve örgütlü bir siyasi güç olarak katıldı.

Ahmetjan Qasimi (1914–1949) and Abdulkerim Abbasov (1921–1949) meet Chiang Kai-shek (1887–1975) in 1946. Credits.

Ahmetcan Kasimi (1914–1949) ve Abdülkerim Abbasov (1921–1949), 1946’da Çan Kay-şek (1887–1975) ile görüşürken. Kaynak

Stalin’in müdahalesine ilişkin Çin’in kendi kayıtları

Daha sonraki kayıtlar, uzlaşmayı reddetmenin neden risksiz bir seçenek olmadığını gösteriyor.

Çin Sosyal Bilimler Akademisi tarafından yayımlanan bir çalışma, 1949’daki Sovyet politikasını çarpıcı bir açıklıkla anlatıyor. Çalışmaya göre Stalin, gecikmenin Amerika Birleşik Devletleri’nin müdahalesine yol açabileceği uyarısıyla Çin Komünist Partisi’ni (ÇKP) “Sincan’ı işgal etmekte” gecikmemeye çağırdı. Çalışma, Stalin’in Çin kuvvetlerine yardım amacıyla 40 savaş uçağı teklif ettiğini belirtiyor. Ayrıca Mao Zedong’un, Sovyetler Birliği’nin ÇKP’nin bölgeyi hızla ele geçirmesine “hevesli” olduğu ve “muharebe için onlarca uçak” dâhil çeşitli yardımlar sağlayabileceği yönündeki değerlendirmesini kaydediyor.

Aynı çalışmaya göre Sovyetler Birliği daha sonra Şensi, Kansu ve Çinghay üzerinden bir hava güzergâhı kurulmasına ve Halk Kurtuluş Ordusu’nun ilerleyişinin hızlandırılmasına yardımcı olmak için 30 ila 50 nakliye uçağını kullanıma sundu. Moskova’nın, Sovyetlerin KMT yanlısı yönetici Sheng Shicai ile yollarını ayırmasının ardından yerel güçlere silahlı mücadele için verilen ve Uygur Bölgesi’nde depolanan silah ve mühimmatı yeni Çin hükûmetine devrettiği de kayda geçirildi.

Bu kabuller, bir zamanlar Üç Vilayet’in varlığını mümkün kılan Sovyet politikasının Komünist Çin’in bölgeyi ele geçirmesini kolaylaştıracak biçimde nasıl yeniden yönlendirildiğini gösteriyor. Üç Vilayet, Sovyet desteğini kaybettikten sonra On Bir Maddelik Barış Şartları’nı reddetseydi bir tarafta KMT, diğer tarafta ise tek dış güvenlik garantörünün desteğini çekmesi—hatta ileride karşı tarafa geçmesi—ile yüz yüze kalacaktı.

Artık mesele yalnızca Millî Ordu’nun bir muharebeyi kazanıp kazanamayacağı değildi. Mesele, küçük ve denize kıyısı olmayan bir siyasi yapının, hamisi kendi toprağı üzerinde hak iddia eden devletle uzlaşmaya karar verdikten sonra hayatta kalıp kalamayacağıydı.

Ahmetjan Qasimi. From X.

Pekin’in lütfu değil, siyasi bir anlaşma

ÇKP’nin kendi tarih anlatıları anlaşmanın varlığını inkâr etmiyor. Aksine, Üç Vilayet’in ilerleyişinin KMT’yi müzakereye zorladığını belirtiyor; Ahmetcan Kasimi, Abdülkerim Abbasov ve İshak Bey’i On Bir Maddelik Barış Şartları’nın sonuçlandırılmasına veya uygulanmasına katkılarından dolayı övüyor. Parti tarihi materyalleri bunu açıkça söylüyor.

Bu önemlidir. Anlaşma, pasif tebaaya yukarıdan sunulmuş hayırhah bir taviz değildi. Çin merkezî hükûmeti ile Uygurların öncülük ettiği örgütlü ve çok etnili bir siyasi-askerî güç arasında müzakere edilmiş siyasi bir uzlaşmaydı. Üç Vilayet heyeti; talepte bulunabilen, anlaşma yapabilen ve merkezî makamlarla birlikte yönetime katılabilen bir taraf olarak muamele gördü.

Pekin bu tarihi silmedi. Onu farklı bir anlatının içine alarak Üç Vilayet hareketini, ÇKP’nin bölgeyi nihai “kurtuluşunun” erken bir bölümü olarak sundu. Bu yeniden anlatımda kaybolan, anlaşmanın siyasi anlamıdır: Uygurlar yalnızca politikaların alıcısı değildi. Temsilcileri haklar, kurumlar ve yetki üzerinde müzakere etmiş siyasi bir halktı.

Toprak devamlılığı seçmeci olamaz

Çin Halk Cumhuriyeti, 1949’da kendisini Çin’den ayrılan yeni bir devlet olarak sunmadı. KMT’nin yerine Çin hükûmeti olduğunu ileri sürdü. Dolayısıyla Pekin’in Uygur Bölgesi üzerindeki yetki iddiası, önceki Çin devletiyle devamlılık ilkesine dayanıyor.

Ancak devamlılık bir menü gibi ele alınamaz.

1946 anlaşması, uluslararası alanda tanınmış iki devlet arasında yapılmış bir antlaşma değildi; bugün kendiliğinden uygulanabilir bir uluslararası antlaşmaymış gibi doğrudan ileri sürülemez. Buradaki mesele, basit bir hukuki çare iddiası değil, siyasi ve tarihsel tutarlılık meselesidir. Selefinin toprak yetkisini talep etmek için devamlılık ilkesine başvuran bir hükûmet, o selef adına verilmiş taahhütlerin de hesabını vermelidir.

Temsil, dil, kültür ve siyasi katılım güvenceleri neden korunmadı? Müzakere edilmiş bir uzlaşmanın yerine Pekin’den tek taraflı tasarlanmış bir sistemin konulmasına kim karar verdi? Devlet, toprağı miras alırken o toprak üzerindeki yönetime eşlik eden siyasi yükümlülükleri hangi temelde reddedebilir?

Özerklik, onu sınırlayan yapılardan sonra geldi

Kronoloji açıklayıcıdır.

Pekin’in kendi kayıtları, Uygur Özerk Bölgesi 1955’te kurulmadan önce, 1954’e gelindiğinde Uygur Bölgesi’nde beş özerk il ve altı özerk ilçe kurulmuş olduğunu gösteriyor. Bunlar Uygur özerk birimleri değildi; Moğollar, Kazaklar, Kırgızlar, Huiler, Şibeler ve Tacikler için oluşturulmuştu.

Düzen dikkat çekiciydi. Moğollara Bayangol ve Bortala özerk illeri verildi. Kazaklara İli Kazak Özerk İli ile Mori ve Barköl özerk ilçeleri verildi. Hui topluluklarına Çangci Hui Özerk İli ve Yençi Hui Özerk İlçesi ayrıldı. Kızılsu Kırgız Özerk İli, Çapçal Şibe Özerk İlçesi, Taşkurgan Tacik Özerk İlçesi ve Kobuksar Moğol Özerk İlçesi de diğer birimler arasındaydı.

Buna karşılık Uygurlara, kendi adlarını taşıyan topraklar içinde Uygur adlı bir özerk il ya da ilçe verilmedi. “Uygur Özerk Bölgesi” adı, ancak bu alt bölgesel özerk topraklar ağı kurulduktan sonra oluşturuldu. ÇHC bölgesel özerkliğe ilişkin politika ve anayasa hükümlerini daha önce benimsemiş olsa da, bugün temel yasal çerçeveyi sağlayan ulusal Bölgesel Etnik Özerklik Yasası, bölgeye özerk adının verilmesinden 29 yıl sonra, ancak 1984’te çıkarıldı.

Aynı dönemde bölge boyunca güçlü bir merkezî devlet yapısı yerleştiriliyordu. Sincan Üretim ve İnşaat Kolordusu, yani Bingtuan, Uygur Özerk Bölgesi kurulmadan bir yıl önce, Ekim 1954’te oluşturuldu. Pekin onu arazi ıslahı ve sınır savunması işlevlerine hizmet eden bir yapı olarak tanımlıyor. 2014 tarihli beyaz kitap, Bingtuan’ın 2013 sonu itibarıyla 14 tümen ve 176 alay aracılığıyla 70.600 kilometrekareyi yönettiğini kaydediyor. Kurum 1975’te feshedildi, 1981’de yeniden kuruldu. Bugün Parti, hükûmet, ordu ve işletme işlevlerini birleştiriyor; ekonomik planlaması doğrudan devlet tarafından denetleniyor. Bu, Uygurların siyasi öz yönetim kurumu değildir.

Nasreddin Efendi sahnesinin bir benzetmeden fazlasına dönüştüğü yer burasıdır. Siyasi mimari bütünü çoktan bölmüştü: Başka halklar için özerk topraklar belirlenirken Bingtuan, merkezden yönetilen geniş bir toprak, ekonomi ve güvenlik alanını işgal etmişti. Bunun siyasi sonucu, Uygurlara bölgenin adını bırakmak; fakat onların altında ayrıca bir Uygur toprak birimi oluşturmamak ve bölgenin toprağını, güvenliğini ve siyasi geleceğini şekillendiren kurumlar üzerinde denetim vermemek oldu.

Tanıma bugün ne anlama gelir?

Mesele, 80 yıllık bir anlaşmanın mekanik biçimde yeniden yürürlüğe konup konamayacağı değildir. Mesele, Pekin’in Uygur Bölgesi üzerinde kesintisiz egemenlik iddia ederken bu iddiayla birlikte gelen ve kapanmamış siyasi hesabı tanımayı reddedip reddedemeyeceğidir.

1946 uzlaşmasının ruhunu tanımak, “özerklik” sözcüğünü tekrarlamaktan fazlasını gerektirir. Bu; özerkliği anlamlı kılan şartların yeniden tesis edilmesi demektir: Uygur dilinin özgürce kullanılması ve geliştirilmesi; dinî ve kültürel hayatın korunması; gerçek temsil; Uygurların toprak, kurumlar ve yurtlarını yöneten yapılarla ilgili kararlarda anlamlı bir söz hakkına sahip olması.

Çin anlaşmayı silmedi. Onu kendi tarih anlatısına dâhil etti; fakat anlaşmanın merkezindeki siyasi vaadi cevapsız bıraktı.

Kaynak: Asiye Uyghur. “The Agreement Beijing Did Not Erase.” Bitter Winter, 23 Eylül 2026. Erişim: 23 Eylül 2026. Doğrudan bağlantı