Uygur Abdulla Tomur, kızı Zöhregül’ün Çin’deki bir cezaevinden serbest bırakılması için çağrıda bulunuyor. (RFA illüstrasyonu)
Bir Uygur baba, terk edilmiş Çinli bir bebeği evlat edindi. 40 yıl sonra, Çin’de bir cezaevinde tutulan kızının serbest bırakılması için yalvarıyor.
Yazar: Şöhret Hoşur | 7 Ekim 2026 | Türkistan Times çevirisi | Özgür Asya Radyosu
1986’da Uygur bir kebapçı, işten eve dönerken karton kutuya bırakılmış Çinli bir bebek buldu. Şimdi Abdulla Tomur, kendi kızı olarak büyüttüğü o terk edilmiş bebeğin, Zöhregül’ün, Çin’deki bir cezaevinden çıkarılması için her şeyi yapmaya hazır.
Abdulla, Çin makamlarının 2017’de Uygurları hedef alan geniş çaplı “terörle mücadele” adı altındaki toplu gözaltı kampanyasını başlatmasından bir yıl önce bölgeden ayrıldı ve o tarihten bu yana geri dönmedi. Zöhregül de bu kampanya sırasında tutuklandı.
Bugün Türkiye’nin İstanbul kentinde yaşayan Abdulla, Özgür Asya Radyosu’na Zöhregül’le ilk karşılaşmasını ve cezaevindeki kızına yardım etmekte kendisini nasıl çaresiz hissettiğini anlatıyor.
Karton kutudan gelen ağlama sesi
Abdulla, Zöhregül’ü bulduğu dönemde, Uygur bölgesindeki memleketi Aksu’ya (Çince Akesu) bağlı Kuça’dan (Çince Kuche) çok uzakta, Guizhou eyaletinde bir pazar tezgâhı işletiyordu. Aile, geçim sıkıntısı nedeniyle Çin’in güneyine taşınmıştı.
Bir gün kebap malzemelerini topladıktan sonra eve dönmek üzere yola çıktı. Ancak bir bebeğin ağlama sesini duyunca durdu.
Ses, bir hastanenin önüne bırakılmış karton kutudan geliyordu. Hemen kutunun yanına gitti. İçinde, terk edilmiş gibi görünen Han Çinlisi bir kız bebek vardı.
Önce tereddüt etti. Eşinin ne diyeceğini düşündü. İki küçük oğullarını geçindirmekte zaten zorlanıyorlardı. Yoksulluk yüzünden bu kadar uzaklara taşınmışken üçüncü bir çocuğun karnını nasıl doyurabileceklerini soracağını hayal etti.
Yeniden eve doğru yürümeye başladı. Ama ağlayan bebeğin düşüncesi yüreğini sızlatıyordu.
Abdulla, bebeğin hastanenin önüne bırakılmış olmasına rağmen içeridekilerin onun terk edildiğini zaten bildiğini düşünmek için nedenleri olduğunu söylüyor. Çince bilmediği için onlarla iletişim kurması da zor olacaktı.
Bu yüzden bebeği yanına alıp daha sonra yetkililere teslim etmenin daha kolay olacağına karar verdi. Onu kutudan çıkardı, kebaplık etlerin üzerini örtmek için kullandığı beze sardı ve eve götürdü.
Eşinin tepkisi, korktuğu tepkiye hiç benzemiyordu.
Onu azarlamak yerine bebeği terk edenleri kınadı.
“İnsan masum bir bebeği nasıl böyle bırakabilir?” diye sordu.
Bebeği emzirmeye başladı. Ağlama kesildi, bebek uykuya daldı.
Çift, bebeğe üç gün baktıktan sonra onu yetkililere götürmeyi planlıyordu. Dördüncü güne gelindiğinde fikirlerini değiştirmişlerdi.
Üç ve beş yaşındaki oğulları, yeni arkadaşlarına çoktan bağlanmıştı. Abdulla, çocukların oyuncaklarını bir kenara bırakıp bebeğin etrafında toplandığını hatırlıyor.
Anne ve baba, onu yaklaşık bir yaşına kadar yanlarında tutmaya, sonra Aksu çevresindeki memleketlerine döndüklerinde yetkililere teslim etmeye karar verdi.
Ama ilk doğum gününe gelindiğinde bebek artık onların kızı, oğullarının da kız kardeşi olmuştu.
Abdulla, “Bize ‘baba’ ve ‘anne’ diyen bir çocuğu nasıl teslim edebilirdik?” dedi.
Ailenin sırrı
Aile, sonunda Uygur bölgesine döndü.
Zöhregül, Kuça’da bir Uygur ailesinde, ana dili Uygurca olan bir Müslüman olarak büyüdü. Yetiştirilme biçimi, Uygur kültürüne sıkı sıkıya bağlıydı.
Kökenini gizli tutmak istedikleri için o dönemde yetkililere Zöhregül’ün geçmişini anlatmadılar. O yıllarda doğum belgesi zorunlu değildi ve düzenli olarak da verilmiyordu. Bu nedenle, başka biri çıkıp bebeğin kendisine ait olduğunu ileri sürmedikçe onu kendi çocukları olarak kaydettirebiliyorlardı. Para cezası ödeyerek geç kayıt yaptırmak da mümkündü.
Bazıları kızının Uygur olmadığından şüpheleniyordu. Ancak çoğu, saygıdan sormaktan kaçındı. Yalnızca birkaç yakın akraba sordu. Abdulla onlara, “Hastanede başka bir bebekle karışmış olabilir, ama artık bunu araştırma imkânım yok” dedi.
Zöhregül de sık sık, “Neden iki ağabeyime benzemiyorum?” diye soruyordu. Babası, “Büyükanneme benziyorsun” diye cevap veriyordu.
Ailenin geriye kalan kaygısı, çevrelerindeki insanların Zöhregül’ün Han Çinlisi olduğunu öğrenirse nasıl tepki vereceğiydi.
Abdulla, Uygurların yurdundaki Çin varlığını işgal olarak gören komşularının, ailesinin Çinli bir çocuğu büyütmesinden rahatsız olacağından korkuyordu.
Birisi bu kararları nedeniyle aileyi sorgulayacak olursa vereceği, Müslüman inancına dayanan bir cevabı önceden hazırlamıştı.
“Dinimiz bize her çocuğun masum doğduğunu öğretir” dedi. “Bu çocuk temiz ve masum. Bize zulmedenlerle kan bağı olması onun tercihi değildi. O, Allah’ın kullarından biri.”
Yine de bu açıklamanın herkesi ikna edeceğinden emin değildi. Bu yüzden eşiyle birlikte Zöhregül’ün kökenini bir aile sırrı olarak saklamaya karar verdiler.
Ayrılan aile
2016’da Abdulla, İstanbul’da okuyan büyük oğlunu ziyaret etmek için Türkiye’ye geldi. Çin hükümetinin “Şiddet İçeren Terörizme Karşı Sert Darbe Kampanyası” kapsamında Uygur bölgesinde yürüttüğü toplu tutuklamalar ertesi yıl yoğunlaşınca, memleketine dönmek istedi. Abdulla, bir önceki yıl “yasa dışı toplanma” gerekçesiyle zaten bir kampa gönderilmişti. Tutulduğu sırada uykusuz bırakıldığını, kendisinin veya komşularının yaptığı iddia edilen yasa dışı faaliyetleri itiraf etmeye zorlandığını anlattı.
Ancak oğlu, babasının yeniden gözaltına alınmasından korkarak onu kalmaya ikna etmeye çalıştı. Abdulla, İstanbul’da memleketteki çocukları, özellikle de Zöhregül için sürekli kaygılanıyordu. Kızını kelepçeli gördüğü kâbuslar görüyordu.
Sonunda bir tanıdığı, hem Zöhregül’ün hem de küçük oğlu Rehim’in cezaevinde olduğunu söyledi. O dönemde Çin makamlarının gerçekleştirdiği pek çok başka gözaltında olduğu gibi, resmî bir gerekçe bildirilmemişti.
Bunu duyan babanın ilk tepkisi hemen memleketine dönmek oldu. Ancak Abdulla, döner ve kendisi de hapse atılırsa iki çocuğuna da yardım edemeyeceğini fark etti.
İlk başta kendisini, bu tutuklulukların sonsuza kadar süremeyeceğine inandırdı.
O sırada aklından geçenleri, “Bu kadar insanı nasıl bu kadar uzun süre tutabilirler?” diyerek hatırladı. “Mutlaka serbest bırakırlar.”
Gerçeği açıklamak
Abdulla, çocuklarının tutuklandığını öğrenmesinden üç yıl sonra, 2020’de, hâlâ Türkiye’deyken onların serbest bırakılmasını sağlamak için girişimlere başladı. İstanbul’daki Çin Konsolosluğu önünde düzenlenen gösterilere katıldı, medyaya röportajlar verdi ve daha fazla bilgi edinmeye çalıştı.
Bu çabalar altı yıl boyunca sonuç vermeyince sosyal medyaya başvurarak Çin makamlarına doğrudan çağrıda bulundu.
“Ben eğitim görmemiş bir çiftçiyim” dedi. “Burada siyasi faaliyetlere katılmadım. Lütfen çocuklarım hakkında bilgi verin. Cezaevindelerse onları serbest bırakın.”
Çiftçiliğe devam etmek için Uygur bölgesine dönmeyi, hatta kendisinin hapsedilmesini kabul etmeyi teklif etti.
“Hiç değilse masum kızım Zöhregül’ü serbest bırakın” diye yalvardı.
Abdulla, çağrısının önce Facebook’ta, sonra TikTok’un Çin’deki versiyonu Douyin’de yayıldığını ve 50.000’den fazla izlendiğini söyledi.
Konsolosluk çalışanı, gümrük görevlisi veya polis olduklarını söyleyen dört kişi onunla iletişime geçti.
Yardım edeceklerini söylediler. Ancak görüşmeler kısa sürede Suriye ve Afganistan’daki Uygurlar hakkında bilgi taleplerine dönüştü. Abdulla, hiçbir şey bilmediğini ve onlara bilgi veremeyeceğini söyledi.
Görüşmelerden birinde çaresizlik içinde, Zöhregül’ün evlat edindikleri Han Çinlisi bir çocuk olduğunu açıkladı ve arayan kişiden bu bilgiyi Aksu’daki yetkililere iletmesini istedi.
Kızının cezaevinden çıkarılması için yardım alabilme umuduyla, onun Çinli kökenini ilk kez kamuoyuna açıklamıştı.
Abdulla, kızının kökeninin bir fark yaratabileceğini umuyordu. Kuça’da yaşadığı yıllarda yetkililerin Çinli yerleşimcilerin güvenliğine özel önem verdiğini görmüştü. Ayrıca “etnik birlik” kampanyaları kapsamında Çinli çocukları evlat edinen Uygur ailelerin ödüllendirildiğini hatırlıyordu.
Abdulla’nın anlattığına göre, Çinli bir görevli aile sırrını öğrendikten sonra ilgi gösterdi. Ancak kendisine yalnızca Zöhregül’ün 12 yıl hapis cezası aldığını ve cezasının bitmesine üç yıl kaldığını söyledi.
Görevli, kızının durumunu daha fazla konuşabilmeleri için önce Çin’e dönüp “tövbe etmesi” gerektiğini de söyledi.
RFA’nın Eylül 2026’da yaptığı araştırma, Abdulla’ya kızının hapsedildiğini söyleyen görevlinin Kuça’nın Ögen (Weigan) beldesinde çalıştığını ortaya koydu. Kuça’nın Alaqagha (Alahage) beldesindeki başka bir polis de Abdulla’nın ailesinden Zöhregül dâhil iki kişinin cezaevinde bulunduğunu RFA’ya ayrıca doğruladı.
RFA, Zöhregül’ün neden cezalandırıldığına dair resmî teyit de alabildi. Gerekçeler, babasının Pekin’in “hassas ülke” saydığı Türkiye’ye gitmesi ve kendisinin “yasa dışı” dinî yayınlar okumasıydı.
Çin, Uygurlara aşırı seyahat kısıtlamaları uyguluyor, hükümetin daha önce onayladıkları dâhil dinî yayınları yasaklıyor ve başkalarının eylemlerinden sorumlu tutma politikasıyla aile üyelerini cezalandırıyor.
Bir ailenin trajedisi
Zöhregül, artık dokuz yıldır cezaevinde.
Çin makamlarınca kısa süreliğine de olsa kendisi de alıkonulmuş olan Abdulla, kızının sorguya, kötü muameleye ve hapsedilmenin getirdiği kısıtlamalara nasıl dayanabileceğini düşünüp kaygılanıyor. Ancak eldeki bilgiler, Zöhregül’ün şu anki koşullarını doğrulamıyor.
Memleketine dönme isteği ile dönmesi hâlinde ailenin bir başka üyesinin de demir parmaklıklar ardına düşebileceği korkusu arasında kaldığını söylüyor.
Abdulla şu anda ibadet amacıyla Mekke’de bulunuyor. Yola çıkmadan önce, bu korkularını dualarına taşıyacağını söyledi.
Yıllar önce yol kenarındaki bir kutudan kucağına aldığı terk edilmiş bebek, hâlâ onun kızı. Ancak 1986’da onu eve götürmesini sağlayan şefkat, şimdi cezaevinin kapısını açamıyor.
Abdulla, dua ederken söylediklerini şöyle anlattı: “Ey Allah’ım, Zöhregül’ü karton kutudan kurtarmaya gücüm yetti. Ama onu demir kafesten kurtarmaya gücüm yetmiyor. Beni bağışla. Günahlarımı bağışla.”